DOLAR 48,79490,06%
EURO 56,0030-0,07%
ALTIN 6.816,67-0,72
BITCOIN 41896875.91329%
Bursa
22°

AÇIK

SABAHA KALAN SÜRE

İki Dudak Arasında Bir Meslek

İki Dudak Arasında Bir Meslek

Bazı mesleklerde insanın emeğini ölçen şey yaptığı iş değildir; kimin tarafından görüldüğüdür. Bazen yıllarca verdiğin emek, hazırladığın çalışmalar, öğrencilerinle kurduğun bağ, sınıfta gösterdiğin sabır ve özveri; tek bir cümle kadar bile ağırlık taşımaz. Çünkü karar çoktan verilmiştir. Sen daha kapının önündeyken, içeride senin adına bir hüküm kurulmuştur.

ABONE OL
21 Eylül 2026 10:22
İki Dudak Arasında Bir Meslek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Bazı mesleklerde insanın emeğini ölçen şey yaptığı iş değildir; kimin tarafından görüldüğüdür. Bazen yıllarca verdiğin emek, hazırladığın çalışmalar, öğrencilerinle kurduğun bağ, sınıfta gösterdiğin sabır ve özveri; tek bir cümle kadar bile ağırlık taşımaz. Çünkü karar çoktan verilmiştir. Sen daha kapının önündeyken, içeride senin adına bir hüküm kurulmuştur.

Ve insanın en çok zoruna giden de başarısız olmak değildir.

Hak ettiği hâlde önünün kapatıldığını bilmek.

 

Ders ücreti karşılığında görev yapan öğretmenler için hayat zaten çoğu zaman bir bekleyiş hâlidir. Bir sonraki ders, bir sonraki dönem, bir sonraki okul, bir sonraki ihtiyaç… Her şey geçicidir. İnsan kendisini mesleğinin içinde değil, sanki birilerinin vereceği kararı beklediği bir koridorda bulur.

 

Oysa öğretmenlik geçici bir iş değildir.

 

Bir öğrencinin gözlerindeki değişimi görmek, anlamadığı bir şeyi anlamasına yardımcı olmak, korktuğu bir konuda cesaretlendirmek, bazen sadece onu dinlemek… Bunların hiçbirinin karşılığı bir ders saati üzerinden hesaplanamaz.

 

Fakat sistem bazen öğretmene şunu hissettirir:

 

“Sen ne kadar iyi olursan ol, karar yine başkasının elinde.”

 

İşte insanı yoran tam da budur.

 

Çünkü çalışırsın.

Kendini geliştirirsin.

Yeni şeyler üretirsin.

Öğrencilerin için elinden geleni yaparsın.

Okulun ihtiyaçlarına koşarsın.

Saatlerce hazırlık yaparsın.

 

Sonra bir bakarsın, bütün bunların karşısında seni değerlendiren şey emeğin değil; birilerinin seni nasıl gördüğü, kimi tanıdığı, kimin sözünün daha çok geçtiği ya da seni hangi ölçüte göre uygun bulduğu olmuş.

 

Torpil dediğimiz şeyin en ağır tarafı belki de yalnızca birinin önüne geçmek değildir. Geride bırakılan insana, “Ne yaparsan yap yetmeyecek,” duygusunu vermesidir.

 

İnsan bir süre sonra kendisini sorgulamaya başlar.

 

“Acaba yeterince iyi değil miyim?”

“Acaba daha fazla mı çalışmalıydım?”

“Acaba yaptıklarım gerçekten değersiz mi?”

 

Oysa bazen mesele senin yeterliliğin değildir. Bazen mesele, değerlendirmenin adil yapılmamasıdır.

 

Eski çalışanların yeniden çağrıldığı, bazı insanların isimlerinin daha kolay hatırlandığı, bazı kapıların kimilerine kendiliğinden açıldığı yerlerde; sen bütün geçmişini, emeğini ve yaptıklarını dosyana koyup kapının önünde bekleyebilirsin. İçeride ise senin yıllarca oluşturduğun o dosyaya bakmadan karar verilebilir.

 

İnsanın canını yakan da budur.

 

Çünkü insan yalnızca iş istemez.

Görülmek ister.

 

“Ben burada emek verdim.” demek ister.

“Ben bu öğrenciler için uğraştım.” demek ister.

“Ben bu kurumun yükünü taşıdım.” demek ister.

 

Ve en önemlisi:

 

“Beni değerlendirirken gerçekten yaptığım işe bakın.” demek ister.

 

Bazen öğrencilerle kurduğun ilişkinin, onlara yaklaşımının, sabrının, öğretme biçiminin ne kadar önemli olduğunu anlatırlar. Ama iş gerçekten bir karar vermeye geldiğinde bütün bunlar bir kenara bırakılabilir. Öğretmenin öğrencisine kattığı değer, bir kâğıttaki birkaç satırdan daha görünmez hâle gelebilir.

 

Sonra insan özel sektöre yönelir.

 

“Belki orada emeğimin karşılığını bulurum,” diye düşünür.

 

Ama bu kez başka duvarlar çıkar karşısına.

 

Yaş.

 

Ücret.

 

Çalışma saatleri.

 

“Az ücret, çok iş.”

 

Mesai saatlerinin sınırlarının belirsizleşmesi…

 

Bir insanın yalnızca yaşından dolayı daha az değerli görülmesi ne acıdır. Sanki insanın yıllar içinde kazandığı deneyim, bir noktadan sonra avantaj değil de engelmiş gibi değerlendirilir.

 

Bir tarafta yıllarca biriktirdiğin deneyim vardır, diğer tarafta “yaş” diye önüne konulan bir rakam.

 

Bir tarafta “fedakârlık yapabilecek misin?” sorusu vardır, diğer tarafta o fedakârlığın çoğu zaman ücretine ve hayatına yansımaması.

 

Ve insan bir süre sonra şunu düşünür:

 

“Ben çalışmak istemiyor değilim. Bana çalışabileceğim adil bir alan bırakılmıyor.”

 

Belki de en yorucu olan budur.

 

İki yıldır önüne taş konulduğunu hissetmek…

 

Her defasında yeniden başlamak.

Her defasında umut etmek.

Her defasında bir kapının açılmasını beklemek.

Ve tam yaklaşmışken başka bir engelle karşılaşmak.

 

İki yıl az bir zaman değil.

 

İnsan iki yılda çok şey kaybedebilir.

Umut kaybedebilir.

Kendine olan güvenini kaybedebilir.

“Belki de sorun bende,” diye düşünmeye başlayabilir.

 

Ama insanın kendisine sorması gereken başka bir soru da vardır:

 

“Bunca engelle karşılaşmış olmam, gerçekten yetersiz olduğumu mu gösterir; yoksa içinde bulunduğum koşulların adil olmadığını mı?”

 

Bazen insanın kendisine haksızlık etmemesi gerekir.

 

Çünkü başkalarının verdiği yanlış kararların bedelini insan kendi değerinden kesmemelidir.

 

Bir okul seni istemedi diye öğretmenliğin değersizleşmez.

Bir yönetici emeğini görmedi diye emeğin yok olmaz.

Birileri başka birini tercih etti diye senin yıllardır yaptığın çalışmalar anlamsız hâle gelmez.

Bir işveren deneyimini yaşından dolayı görmezden geldi diye yılların sana kattığı bilgi ortadan kalkmaz.

 

Birilerinin seni değerlendirme biçimi, senin gerçek değerinin tamamı değildir.

 

Belki de hayatın en zor sınavlarından biri, dışarıdan sürekli eksik gösterilirken içeride kendine “Ben hâlâ buradayım,” diyebilmektir.

 

Ben de bunu yaşayan biri olarak biliyorum…

 

İnsan bazen mücadele etmekten değil, mücadelesinin görülmemesinden yoruluyor.

 

Çünkü çalışmak yorucu olabilir ama emeğinin karşılığını alamamak daha ağırdır. Bir engeli aşmak zor olabilir ama her defasında önüne yeni bir engel konulması insanın ruhunu yorar.

 

Yine de insanın elinde kalan bir şey vardır:

 

Kendi emeğine tanıklığı.

 

Kimse görmese de sen biliyorsun kaç saat çalıştığını.

Kimse hatırlamasa da sen biliyorsun hangi öğrencinin hayatına dokunduğunu.

Kimse hesaba katmasa da sen biliyorsun kaç kez yeniden ayağa kalktığını.

 

Belki bugün bazı kapılar başkalarının iki dudağı arasında açılıp kapanıyor olabilir.

 

Ama insanın bütün hayatını o iki dudağın arasına bırakmaması gerekir.

 

Çünkü senin değerini belirleyen şey, başkasının sana verdiği fırsatın büyüklüğü değildir.

 

Bazen hayat, insanı çok uzun süre bekletir.

Bazen hak ettiğini düşündüğün şeyin önüne duvarlar örer.

Bazen emek verir, karşılığında sessizlik bulursun.

 

Ama bütün bunların arasında kendine söylemen gereken bir cümle vardır:

 

“Benim önüme taş koyulmuş olması, benim yolumun olmadığı anlamına gelmez.”

 

Belki yol değişecek.

Belki yön değişecek.

Belki yıllardır beklediğin kapı hiç açılmayacak ve başka bir kapıyı kendin açmak zorunda kalacaksın.

 

Ama ne olursa olsun, iki yıldır yaşadığın bütün bu haksızlıkların senin kendine bakışını belirlemesine izin vermemek gerekir.

 

Çünkü bazen insanın en büyük kazanımı, istediği yere ulaşmak değil;

 

kendisine yapılan haksızlıklar yüzünden kendisini değersiz görmemeyi öğrenmektir.

 

Ve belki bir gün geriye dönüp baktığında, bugün önüne konulan bütün taşların arasında şunu fark edeceksin:

 

Sen aslında durmadın.

Sadece sana düz bir yol vermediler.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP