Bazı karşılaşmalar vardır; yılların üzerinden geçer, zamanın örttüğü ne varsa usulca aralar ve insanın yüreğine unutulmaz bir iz bırakır.
16. Antalya Kitap Fuarı geride kaldı. Salonların kalabalığı, kitapların kokusu, sayfaların hışırtısı, yazarların heyecanı ve okurların meraklı bakışları şimdi güzel bir anı olarak kaldı. Benim içinse bu fuar, yalnızca “Güli Rana Güncesi”nin kendi yolculuğuna başladığı bir yer olmadı. Aynı zamanda yıllar önce hayatlarına dokunmaya çalıştığım öğrencilerimle yeniden buluştuğum, geçmişin kapısını vefayla araladığım, yüreğimin hiç beklemediğim kadar derinden sarsıldığı bir hatıraya dönüştü.
Meğer bazı hikâyeler kitapların sayfalarında değil, insanın yüreğinde saklıymış.
Fuar boyunca kitabımın bir stantta yer almasının heyecanını yaşarken, geçmiş yıllarda mezun ettiğim öğrencilerimin ziyaretiyle bambaşka bir mutluluğa kapıldım. Yıllar geçmişti. Çocukluklarının, gençliklerinin bir döneminde yollarımız kesişmiş; ben onların öğretmeni olmuş, onlar da benim hayatımda iz bırakmışlardı. Zaman herkesi başka yollara götürmüş, hayat herkese yeni sorumluluklar yüklemişti. Ama onlar beni unutmamışlardı.
Gelip beni buldular.
Bir öğretmen için bundan daha kıymetli ne olabilir?
İnsan yıllar boyunca öğrencilerine bir şeyler öğretmeye çalışır. Bazen bir konuyu anlatır, bazen bir davranışı düzeltmeye uğraşır, bazen de yalnızca doğru yolu gösterebilmek için sabreder. Kimi zaman anlaşılır, kimi zaman yanlış anlaşılır. Kimi zaman öğrencisinin yüreğine dokunabildiğini hisseder, kimi zaman da bütün çabasının karşılıksız kaldığını düşünür.
Öğretmenlik biraz da böyle bir yolculuktur. Ektiğiniz tohumun hangi mevsimde filizleneceğini, hangi yağmurla yeşereceğini bilemezsiniz. Bazen bir sözünüzün yıllar sonra hatırlanacağını, bazen de sabrınızın bir insanın hayatında nasıl bir yere dönüşeceğini göremezsiniz.
Ta ki bir gün, yıllar sonra, bir kitap fuarında karşınıza çıkana kadar…
O gün, geçmiş yıllarda derslerine girdiğim öğrencilerimden bazıları beni bulup yanıma geldiler. Aralarından birinin söyledikleri hâlâ kulaklarımda:
“Hocam, sizi yıllar önce çok üzdük. Eğer biz öğretmen olsaydık ve bizim yaptıklarımızı yapan, bizim gibi davranan bir öğrencimiz olsaydı, inan ki onu döverdik. Siz ise bize sabırla katlandınız, bizi yetiştirmeye çalıştınız. Bugün yanınıza geldik, hakkınızı helal etmenizi istiyoruz.”
Bu sözleri duyduğumda içimde tarifsiz bir şeyler oldu.
Bir zamanlar sınıfta yaşananları, gençliğin hoyratlığını, sabrımı zorlayan anları, belki de o günlerde ne kadar yorulduğumu hatırladım. Ama tuhaf olan şuydu: Onların yıllar sonra özür dilemek için hatırlattıkları o olumsuzlukların çoğu, benim zihnimde çoktan silinmişti. Günlük hayatın telaşı içinde geride kalmış, üzeri zamanla örtülmüş, önemini yitirmişti.
Oysa onlar unutmamışlardı.
Demek ki insan bazen kendi yaptıklarını unuturken, kendisine gösterilen sabrı unutmuyormuş. Demek ki bir öğretmenin yıllar önce sessizce göğüslediği zorluklar, bir öğrencinin yüreğinde yıllarca taşınabiliyormuş. Ve insan büyüyüp olgunlaştığında, geçmişine başka gözlerle bakabiliyormuş.
İşte o an, geçmişin bütün olumsuzlukları bir kez daha zihnimden geçti ama bu defa orada kalmadı. Çünkü onların pişmanlığı, samimiyeti ve vefası, hatıraların üzerindeki bütün gölgeleri silip süpürdü.
İçimden, “Evlatlarım, ben sizi çoktan affetmiştim,” demek geldi.
Belki de bir öğretmenin en büyük sınavı, yalnızca öğrencisinin yanlışları karşısında sabretmek değil; yıllar sonra o öğrencinin değişimini görebilecek kadar yüreğini açık tutabilmektir.
Çünkü öğretmenlik, yalnızca bir çocuğun bugünkü hâliyle ilgilenmek değildir. Onun yarın nasıl bir insana dönüşebileceğine de inanmaktır.
O gün şunu bir kez daha anladım: Biz öğrencilerimizin yalnızca derslerine girmiyoruz. Bazen hayatlarının en hassas dönemlerine eşlik ediyoruz. Onların farkında olmadıkları zamanlarda bile karakterlerinin şekillenmesine, vicdanlarının gelişmesine, doğruyla yanlışı ayırt etmeyi öğrenmelerine tanıklık ediyoruz.
Elbette her öğrenciyle yolumuz kolay kesişmiyor. Bazen sesimizi yükseltmek zorunda kalıyoruz, bazen defalarca aynı şeyi anlatıyoruz, bazen de kendi içimizde kırılıyoruz. Ama bütün bunların ötesinde, bir gün karşımıza çıkıp “Hocam, hakkınızı helal edin,” diyen bir öğrencinin varlığı, yılların yorgunluğunu bambaşka bir duyguya dönüştürüyor.
O an anlıyorsunuz ki insanın hayatına dokunmak, her zaman o dokunuşun hemen fark edilmesi demek değilmiş.
Bazı iyiliklerin anlaşılması için yılların geçmesi gerekiyormuş.
Bazı sözlerin anlamı, insanın büyümesiyle derinleşiyormuş.
Bazı özürler ise yalnızca geçmişteki bir yanlışı telafi etmekle kalmıyor, geleceğe dair inancınızı da tazeliyormuş.
Ve işte benim güzel yürekli öğrencilerim… Belinay’ım, Sait’im ve daha nice kanatsız meleğim…
İyi ki geldiniz. İyi ki beni unutmadınız. İyi ki o gün, o kalabalığın içinde yolunuzu bana düşürdünüz. İyi ki hayatınızın bir döneminde size eşlik etmiş olan öğretmeninizi hatırlayıp geldiniz, boynuma böyle güzel bir vefa borcu bıraktınız.
Sizlerin ziyareti, benim için sıradan bir buluşma değildi. Yılların ardından gelen bir teşekkür, geçmişin yükünü hafifleten bir içtenlik ve öğretmenlik mesleğine neden gönül verdiğimi yeniden hatırlatan çok özel bir armağandı.
Bana yaşattığınız bu duygu için asıl ben size teşekkür ederim.
Hakkım size helal olsun evlatlarım. Hem de gönülden, bütün kalbimle…
Sizin o günlerde yaptıklarınızdan geriye bir kırgınlık kalmadı. Bugün geriye yalnızca büyümüş, olgunlaşmış, geçmişine dönüp bakabilen ve bir öğretmenin emeğini takdir edebilen insanlar olarak karşımda duruşunuz kaldı. İnanın, bir öğretmenin yüreğine bundan daha güzel bir hediye verilemez.
Belki de bu yüzden kitap fuarları yalnızca kitapların okurlarla buluştuğu yerler değildir. Bazen insan, yıllar önce hayatına dokunduğu insanlarla da orada yeniden buluşur. Bazen bir kitabın kapağını açmadan, hayatın en güzel hikâyelerinden birini yaşar.
Ben o fuara “Güli Rana Güncesi”ni kendi yolculuğuna uğurlamak için gitmiştim. Kitabımın bir stantta duruşunu görmek, emeklerimin görünür hâle gelmesine tanıklık etmek benim için başlı başına bir mutluluktu. Ama hayat, bana orada başka bir sayfa daha açtı.
O sayfanın adı vefaydı.
Kitabımın bir okurun yüreğine dokunmasını umut ederken, yıllar önce benim dokunduğum yüreklerin dönüp gelip bana dokunacağını bilmiyordum.
İnsan bazen bir kitap yazar, bazen de hayat ona hiç beklemediği bir hikâye yazdırır.
Benim için 16. Antalya Kitap Fuarı, işte böyle bir hikâyeye dönüştü.
Fuar bitti. Stantlar toplandı. Kalabalık dağıldı. Kitabım kendi yolculuğuna devam etmek üzere oradan ayrıldı.
Ama benim yüreğimde o günün hatırası kaldı.
Belinay’ımın, Sait’imın ve diğer güzel yürekli öğrencilerimin yüzleri; içten sözleri; yıllar sonra gösterdikleri vefa ve o sıcacık buluşmanın bıraktığı iz…
Şimdi düşünüyorum da bir öğretmenin gerçek eseri yalnızca anlattığı dersler, okuttuğu kitaplar ya da yetiştirdiği öğrencilerden aldığı başarılar değildir. Bazen yıllar sonra kapısını çalan bir öğrencidir. Bazen içtenlikle uzatılan bir el, bazen “Sizi çok üzdük hocam,” diyebilecek kadar büyümüş bir vicdandır.
Ve bazen de bir kitap fuarında, hiç beklemediğiniz bir anda duyduğunuz birkaç samimi söz…
İşte o zaman anlarsınız: Emek hiçbir zaman bütünüyle kaybolmuyor. Sevgi, sabır ve iyi niyet, insanın yüreğinde bir yerlerde yaşamaya devam ediyor. Belki hemen görünmüyor, belki yıllarca sessiz kalıyor ama zamanı geldiğinde kendini hatırlatıyor.
Benim kanatsız meleklerim de o gün bana bunu hatırlattılar.
İyi ki geldiniz çocuklarım. İyi ki bu güzel günü benimle paylaştınız. İyi ki öğretmenliğimin yıllar sonra bile yüreğime böyle güzel duygular bırakabildiğini bana yeniden gösterdiniz.
Bir fuar bitti.
Bir kitap kendi hikâyesine başladı.
Ama benim için en unutulmaz hikâye, yıllar sonra karşıma çıkıp geçmişin bütün kırgınlıklarını vefalarıyla silen öğrencilerimin hikâyesi oldu.
Çünkü bazı kitaplar sayfalarda yaşar, bazı hikâyeler yürekte…
Ve bazı öğrenciler, yıllar geçse de öğretmenlerinin kalbinde hep çocuk kalır.
İyi ki varsınız benim güzel yürekli evlatlarım. İyi ki yollarımız kesişmiş. İyi ki bir zamanlar öğretmeniniz olmuşum.
Bazı yollar insanı yalnızca bir yere götürmez; insanın kendisine de götürür.
Ben o gün, bir kitap fuarının kalabalığında, yıllar önce emek verdiğim öğrencilerimin gözlerinde yeniden kendimi buldum.
Ve bir kez daha anladım ki öğretmenlik, bazen yıllar sonra gelen bir “hakkınızı helal edin” cümlesinde bütün anlamını bulur.
SİYASET
16 saat önceEKONOMİ
22 saat önceSİYASET
2 gün önceGÜNDEM
2 gün önceEKONOMİ
3 gün önceSİYASET
3 gün önceSİYASET
3 gün önce