KAPALI
İMSAK'A KALAN SÜRE
17 Mart 2025 Pazartesi
Teknoloji geliştikçe hayatımızın birçok alanı kolaylaşıyor. Yapay zeka, tıptan ulaşıma, iletişimden güvenliğe kadar sayısız sektörde devrim niteliğinde yenilikler sunuyor. Ancak, aynı teknoloji kötü niyetli insanların elinde bir silaha dönüşebiliyor. Bugün yapay zeka sadece işlerimizi kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkıp, dolandırıcılıktan dezenformasyona kadar birçok alanda tehlike saçan bir tehdide dönüşmeye başladı. Peki, bu gelişmelerin sonunda kazanan kim olacak? İnsanlık mı, yoksa suçlular mı?
Yapay Zeka ile Gerçek Gibi Dolandırıcılıklar
Eskiden dolandırıcılar banka yetkilisi, polis veya savcı kılığına girerek insanları kandırmaya çalışırdı. Ancak günümüzde işler çok daha ileri boyuta taşındı. Yapay zeka sayesinde artık sahte ses kayıtları, deepfake videolar ve inandırıcı mesajlar oluşturmak mümkün.
Özellikle ses klonlama teknolojisi, dolandırıcıların elindeki en güçlü silahlardan biri haline geldi. Dolandırıcılar, kısa bir ses kaydı alarak bir kişinin sesini birebir kopyalayabiliyor ve ailesini ya da arkadaşlarını kandırabiliyor. Telefonla “Anne, ben zor durumdayım, hemen şu hesaba para yatırmalısın!” diyen bir ses duyduğunuzda, gerçekten çocuğunuz olup olmadığını nasıl anlayabilirsiniz?
Ayrıca, deepfake teknolojisi kullanılarak sahte videolar üretilebiliyor. Örneğin, bir iş insanının ya da ünlü bir ismin videoları manipüle edilerek sahte mesajlar oluşturulabiliyor. Bu sayede yatırım dolandırıcılığından siyasi manipülasyona kadar birçok tehlikeli senaryo ortaya çıkıyor.
Yapay Zeka Destekli Sahte Haberler ve Dezenformasyon
Bugün internet ortamında her gün binlerce haber paylaşılıyor. Ancak bunların hangisi gerçek, hangisi manipülasyon, ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Yapay zeka destekli sahte haber üretme sistemleri, kitleleri yanlış yönlendirmek için kullanılıyor.
Örneğin, sosyal medyada gördüğünüz bir görüntü veya video gerçekte hiç yaşanmamış olabilir. Bir politikacının sahte bir konuşma videosu, halkı galeyana getirmek için üretilebilir. Ya da bir markanın iflas ettiği iddia edilen bir haberle borsada büyük manipülasyonlar yapılabilir.
Özellikle seçim dönemlerinde bu tarz sahte içerikler büyük bir tehdit haline geliyor. Çünkü insanlar gördüklerine inanmaya meyilli ve bir haberin sahte olup olmadığını anlamak için genellikle ekstra bir çaba sarf etmiyorlar.
Kişisel Verilerimiz Ne Kadar Güvende?
Yapay zeka sadece dolandırıcılıkla değil, özel hayatımızın gizliliğiyle de ilgili büyük riskler taşıyor. Bugün birçok uygulama ve sistem, yapay zeka kullanarak bizim hakkımızda detaylı profiller oluşturabiliyor.
Hangi saatlerde aktif olduğumuz,
Nerelerde bulunduğumuz,
En çok hangi içerikleri tükettiğimiz,
Kime ne mesaj attığımız…
Tüm bu veriler toplanıyor, analiz ediliyor ve bazen farkında bile olmadan reklamcılara, şirketlere ya da daha kötüsü siber suçlulara satılıyor. Bugün bize önerilen reklamlardan, kredi skorlarımıza kadar birçok karar yapay zeka tarafından veriliyor. Peki, bu kadar kontrolü gerçekten bir algoritmaya teslim etmeye hazır mıyız?
Çözüm Ne? Yapay Zeka ile Nasıl Başa Çıkabiliriz?
Teknoloji gelişmeye devam edecek, bunu durdurmak mümkün değil. Ancak bu teknolojinin kötüye kullanılmasını engellemek için bireysel ve toplumsal olarak bazı adımlar atmamız gerekiyor.
Bireysel Önlemler:
1. Şüpheci Olun: Telefonla ya da internet üzerinden gelen her mesaj veya arama gerçek olmayabilir. Özellikle para veya kişisel bilgi isteyen durumlarda iki kere düşünün.
2. Güvenlik Kodu Belirleyin: Aile bireylerinizle yalnızca sizin bildiğiniz bir kelime ya da cümle belirleyin ve acil durumlarda bunu doğrulama yöntemi olarak kullanın.
3. Sosyal Medyada Dikkatli Olun: Sesinizin veya özel bilgilerinizin internet ortamında yayılmasına izin vermeyin.
4. Kaynağı Kontrol Edin: Okuduğunuz haberleri güvenilir kaynaklardan doğrulayın.
Devlet ve Kurumsal Önlemler:
1. Yapay Zeka Etiği Üzerine Yasal Düzenlemeler: Ses klonlama ve deepfake teknolojilerinin kötüye kullanımını önlemek için sıkı düzenlemeler yapılmalı.
2. Dijital Okuryazarlık Eğitimi: Halkın sahte haberler ve dolandırıcılık yöntemleri konusunda bilinçlendirilmesi gerekiyor.
3. Güçlü Veri Koruma Kanunları: Kişisel verilerin izinsiz toplanmasını ve kullanılmasını engellemek için daha sıkı veri güvenliği politikaları uygulanmalı.
Teknoloji Dost mu, Düşman mı?
Yapay zeka, insanlığın hizmetinde kullanıldığında büyük kolaylıklar sağlayabilir. Ancak kontrolsüz bir şekilde bırakıldığında, sahte kimlikler, dolandırıcılıklar, manipülasyonlar ve mahremiyet ihlalleri gibi sayısız tehlikeyi beraberinde getiriyor.
Bugün geldiğimiz noktada, teknolojiye tamamen sırtımızı dönmek mümkün değil. Ancak bilinçli kullanıcılar olmalı, güvenlik önlemlerimizi artırmalı ve hukuki düzenlemelerin hayata geçmesini sağlamalıyız. Aksi takdirde, bir gün telefondaki o tanıdık sesin aslında sevdiklerimize ait olmadığını anladığımızda çok geç olabilir…
Ramazan Bayramı’nda emeklilere verilen bayram ikramiyesinin 4 bin liraya çıkarılması büyük bir jest gibi sunulsa da, gelen tepkilere bakınca emeklilerin bu durumu bir lütuf olarak görmediği çok açık. 25-30 yıl boyunca çalışıp prim ödedikten sonra 14.469 TL maaş almak, geçinmenin ötesinde bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda.
Bir zamanlar çarşıda pazarda kimin emekli olduğu belliydi. Çünkü emeklilik, yılların emeğinin karşılığı olarak insanca bir yaşamı hak ediyordu. O dönemlerde emekli maaşıyla rahat geçinmek mümkündü, hatta halk arasında “emekli olanın yürüyüşü değişir” diye espriler yapılırdı. Bugün ise milyonlarca emekli için emeklilik, geçim sıkıntısının daha da derinleştiği bir dönem haline geldi.
Emeklilik Sistemi Çöküyor
Türkiye’de 3,7 milyon emekli en düşük maaş olan 14.469 TL ile geçinmeye çalışıyor. Ancak günümüz ekonomik şartlarında bu rakam bir kira bedeline bile yetmezken, temel ihtiyaçları karşılamaktan bahsetmek bile mümkün değil. 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, emeklilik sistemini adeta bir çıkmaza soktu. Emekli aylık bağlama oranları düştü, maaş hesaplamalarında milli gelirin payı azaltıldı ve zamlar yalnızca resmi enflasyon oranına göre belirlenmeye başlandı. Sonuç? Emekli maaşları yerinde sayarken, hayat pahalılığı aldı başını gitti.
Yetkililer bu çöküşü yamalarla kapatmaya çalıştı; ikramiyeler, tamamlamalar, göstermelik düzenlemeler… Ama hiçbir çözüm emeklilerin temel sorunlarını gidermeye yetmedi. Bugün gelinen noktada, milyonlarca emekli ya yeniden iş arıyor ya da açlık sınırında yaşamaya mahkûm ediliyor.
Avrupa’da Durum Farklı
Türkiye’de emeklilerin durumu içler acısıyken, Avrupa ülkelerinde emekliler insanca bir yaşam sürebiliyor. Almanya’da en düşük emekli maaşı 1552 euro (yaklaşık 61.700 TL), Fransa’da 1485 euro (59.000 TL), Hollanda’da 2003 euro (79.640 TL), Belçika’da 1717 euro (68.250 TL) ve Yunanistan’da 1026 euro (40.190 TL). Türkiye’de ise en düşük maaş, Avrupa’daki en düşük emekli maaşının bile yarısından az.
Emeklilerimiz Daha Fazlasını Hak Ediyor
Devletin, yıllarca çalışmış, ülkesine katkı sağlamış emeklilerine reva gördüğü maaş ortada. Oysa yaşlı nüfusumuz en fazla saygıyı ve en iyi yaşam şartlarını hak ediyor. Bugün pek çok emekli, torununa bayram harçlığı verecek durumda bile değil. Evde çocuklarına destek olmaktan, faturalarını ödemeye kadar her şey büyük bir sorun haline gelmiş durumda.
İktidar her fırsatta ekonomik büyümeden bahsediyor, rakamlarla pembe tablolar çiziyor. Peki bu büyümeden emeklilere düşen pay nerede? Yıllarca çalışıp üreten, ülkesine vergi veren, prim ödeyen bu insanlar neden en düşük maaşlarla sefalet içinde bırakılıyor?
Emeklilik, bir insanın yıllarca verdiği emeğin karşılığını aldığı, huzurlu bir dönem olmalıdır. Ancak bugün milyonlarca emekli için hayat, çalışırken bile zor olan geçim mücadelesinin, yaşlılıkta daha da kötüleşmesi anlamına geliyor. Artık emeklilerin sesine kulak verilmesi, maaşlarının insanca bir yaşam sürecek seviyeye çıkarılması gerekiyor. Çünkü bu insanlar bunu fazlasıyla hak ediyor.
Türkiye’nin son yıllarda karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan biri nedir diye sorsanız, şüphesiz ara eleman sıkıntısı başı çeker. Üretim gücümüz, sanayimiz ve hizmet sektörümüz için bu sorun neredeyse kronikleşmiş durumda. Peki, çözüm ne? Kimi çevreler, Suriyelilere çalışma izni verilmesini bir çözüm olarak görüyor. Fakat bu düşünce, meselenin özünden oldukça uzakta.
Bu ülkenin gerçek sahibi olan, alın teriyle yetişmiş çıraklarımız ve stajyerlerimiz dururken, çözümü dışarıda aramak büyük bir haksızlıktır. Neden mi? Çünkü çözüm kapımızın önünde duruyor: Çıraklarımıza ve stajyerlerimize uzun vadeli sigorta imkanı vererek özlük haklarını sağlamak. Kısacası, bu ülkenin gençlerini ara eleman olarak yetiştirmek ve geleceğin ustalarını bugünden kazanmak.
Çırak ve Stajyerlik Sistemi Nerede Tıkanıyor?
Şimdi gelelim asıl meseleye. Türkiye’de yıllardır çıraklık ve stajyerlik sistemi var, evet. Fakat bu sistem maalesef “geçici işgücü” yaratmaktan öteye gitmiyor. Gençler, en verimli çağlarında, ustalık öğrenmek yerine sadece iş gücü olarak görülüyor. Sigortaları dahi uzun vadeli yapılmıyor! Bu gençler, meslek öğrendikleri dönemde, bir yandan da geleceğe yatırım yapabilmeliler. Ama gel gör ki, sosyal güvenlik sisteminde dahi adları “tam işçi” olarak geçmiyor. Bu, gençlerin gelecekte emeklilik hakkından mahrum kalması demek değil de nedir?
Suriyelilere Çalışma İzni Çözüm Değil
Şimdi birileri çıkıp, “Ama ara eleman sıkıntısı var, Suriyelilere izin verelim, boşluğu doldursunlar” diyor. Peki, bu gerçekten çözüm mü? Hiç sanmıyorum. Ara eleman açığını kapatmak, dışarıdan iş gücü getirmekle değil, ülkemizin gençlerini eğitmekle ve onlara haklarını vermekle olur. Gençlerimize, çıraklarımıza ve stajyerlerimize uzun vadeli sigorta yaparak onları geleceğe güvenle hazırlamalıyız. Hem bugünün üretim gücünü artırmalı hem de geleceğin ustalarını yetiştirmeliyiz.
Hakların Verilmesi Şart!
Artık gençlerimizi yalnızca iş gücü olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Onları birer yatırım olarak değerlendirmeli, uzun vadeli sigorta ve özlük haklarını sağlayarak yarınlarımızı güvence altına almalıyız. Çıraklarımızı ve stajyerlerimizi geleceğin ustaları olarak yetiştirmeli, onlara hak ettikleri değeri vermeliyiz. Çünkü bu ülkenin geleceği onların ellerinde şekillenecek. Ara eleman sorunu ancak böyle çözülebilir.
Sonuç olarak, Suriyelilere çalışma izni vererek ara eleman açığını kapatmak ne kadar gerçekçi, tartışılır. Fakat, kendi gençlerimize haklarını vererek, onların önünü açmak, geleceği şekillendiren en sağlam adım olacaktır. Bu ülkenin öz evlatları olan çırak ve stajyerlere haklarını vermek, üretim gücümüzü yeniden canlandırmanın anahtarıdır.
Ne olacak bu gençlerin hali? Kendilerine fırsat verilirse, onlar zaten kendi yollarını bulacaklar. Bizim yapmamız gereken tek şey, onların yolunu açmak.
Türkiye’de adaletin terazisi bazen o kadar şaşıyor ki, bir yanda polis ve asker gibi güvenlik güçlerine gösterilen haklar, diğer yanda ise yıllardır hakkını arayan staj ve çıraklık mağdurları… Bu mağdurlar, tam 38 yıldır göz ardı edilen “garibin çocukları” olarak anılmaktan bıktı. Onlar, sadece hakkını arayan sessiz bir kalabalık. Öyle bir kalabalık ki, ne sayıları az ne de dertleri küçük. Ama bir türlü duyulamıyorlar.
Staj ve çıraklık mağdurları, Türkiye’nin ekonomisine yıllarca sanayide çalışarak katkı sundu. Peki bunun karşılığında ne aldı? Ne bir emeklilik güvencesi ne de sosyal haklar… Üstelik çoğu, çalıştığı dönemlerde sanayilerde neredeyse tam zamanlı işçi gibi çalıştı. O zaman neydi bu çocuklar? Öğrenci mi, işçi mi? Devlet onlara “öğrenci” dedi, ama sanayide işçi muamelesi gördüler. Haklarını savunmak için her platformda seslerini duyurmaya çalıştılar, ama bu sesi duyacak kulaklar hep tıkandı.
Ekonomiye Katkı, Fakat Emeğe Saygı Yok
Bugün birçok sektörde usta diye bildiğimiz insanlar, bir zamanlar bu çıraklık sisteminin içinde olanlardı. Küçük yaşlardan itibaren sanayi atölyelerinde, üretim bantlarında ve atölyelerde emek veren bu gençler, iş gücü olarak ekonominin belkemiğini oluşturdu. Ancak yıllar geçmesine rağmen hak ettikleri değeri bir türlü göremediler.
Çalıştıkları yıllar, emekliliklerine sayılmadı. Devlet, o dönemlerde onların birer öğrenci olduğunu öne sürdü. Öğrenci olsalar bile bu gençler sabahın ilk ışıklarından akşamın geç saatlerine kadar sanayide ter döktü, emek verdi. Ekonomiye katkıları görmezden gelinmedi, fakat bu katkıların karşılığını almadılar. İşte tam burada vicdanları rahatsız eden bir gerçek var: Hem emeğini ver hem de hakkını aramak için kırk yıl bekle!
Yılların Birikmiş İsyanı
Bu mağdurlar, yıllardır süren bir mücadele içinde. Her platformda seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Kimi zaman sosyal medya, kimi zaman televizyon ekranlarında, kimi zaman ise mitinglerde. Hepsi de bir ağızdan aynı şeyi söylüyor: “Biz de insanız, bizim de hakkımız var.”
İsyan birikmiş. Onlar, çocukluktan beri emek vermiş, alın teri dökmüş insanlar. Fakat bu emeğin karşılığını almak için devlet kapısında bekleyen bir grup insana dönüştüler. Üstelik bu bekleyiş, kırk yılı buldu. Adeta zamanla yarışıyorlar. Çünkü yaşlanıyorlar, emeklilik yaşına gelen birçok insanın hala sigorta primleri ödenmemiş durumda. Emekli olabilecekler mi, yoksa yaşlanıp çalışmaya devam mı edecekler?
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Verilen Sözler
Yıllardır siyasetin de konusu oldular. Hükümetler değişti, vekiller söz verdi. Ancak somut adımlar bir türlü atılamadı. Staj ve çıraklık mağdurları için zaman durmuyor, yaşlanıyorlar, ama hak ettikleri emeklilik hakkı bir türlü gelmiyor. Bu süreç, Meclis’te verilen sözlerin ötesine geçmeli. Ülkemizde alın terinin karşılığı, sadece belirli meslek gruplarına verilmeyip, gerçekten her kesime adil bir şekilde dağıtılmalı. Onlar da asker ve polis kadar bu ülkeye hizmet ettiler. Belki canları pahasına değil, ama hayatlarını feda edercesine uzun yıllar çalıştılar.
Gelecek İçin Umut Var mı?
Bu mağdurlar için umut ışığı var mı? Her ne kadar Meclis’te verilen sözler, çözüm arayışları bir türlü sonuçlanmasa da, bu mağdurlar mücadele etmekten vazgeçmiyor. Sosyal medyada bir araya geliyor, basın toplantıları düzenliyor, milletvekillerine dilekçeler gönderiyorlar. 38 yıl gibi uzun bir zaman boyunca sustular, ama artık seslerini yükseltiyorlar. Çünkü biliyorlar ki hak, adalet arayanın peşinden gelir.
Sonuç: Adalet Nerede?
Bugün devlet, polis ve asker gibi önemli meslek gruplarına haklarını teslim ederken, staj ve çıraklık mağdurları gibi yıllardır emek vermiş insanların sesini duymalı. Çıraklık mağdurları, bu ülkenin sadece “gariban” çocukları değil, hakları gasp edilen çocuklarıdır. Onlar için adalet, sadece bir talep değil, hakkaniyetin yerine gelmesi gereken bir zorunluluktur.
Ne zaman staj ve çıraklık mağdurlarının sesleri duyulacak? Ne zaman emeklerinin karşılığını alacaklar? Bu sorular, yıllardır yanıt bekleyen sorular ve bu sorulara verilen yanıt, Türkiye’de adaletin ne kadar sağlıklı işlediğinin de bir göstergesi olacaktır.
Yeter artık, garibin çocukları adalet istiyor!
“Bugünden itibaren Bursa‘da yerel seçimlerde önünüze çıkacağımız tablo netleşmiştir. Figürler aynıdır figüran zannedenler de aynıdır.
Muhalefet ve iktidar yeni alternatif geliştirmemiştir. Aynı tiyatro oynatılmaktadır. Hizmet yarışıyla hiçbir alakası olmayan tarafta yer almamız beklenmesin. Biz hamaset yapmayız, eser ve hizmet siyaseti yaparız. Biz anlı şanlı Demokrat Parti’yiz” bu sözlerle iddiasını perçinleyen Demokrat Parti Bursa İl Başkanlığı, 31 mart yerel seçimleri sonrası yeni bir yapılanmaya gitti. 17 ilçe ve Büyükşehir Belediye Meclis toplantılarını yakın takibe alan İl Başkanı Çağrı Kaplan ve “Yerel Gündemi İzleme Komisyonu” üyeleri aylık toplantıları gerçekleştirdi.
DP İl Başkanı Çağrı Kaplan; “il Başkanlığı bünyesinde oluşturduğumuz komisyonumuz Belediye Meclisinde alınan kararları ve gündemi yakından takip ederek gelişmeleri anlık yönetimimize rapor ediyor. Büyükşehir ve 17 ilçe belediye başkan adayımıza duyarlılıkları ve sorumlu siyaset anlayışları içinde ayrıca teşekkür ederim. Demokrat Parti kurulduğu 1946 yılından beri milletiyle kavga etmeyen her dönemde milletinin önünü açan sorumlu siyasi anlayışını bir kez daha göstererek tekrar ateşten gömleği üzerine giymiştir. Siyasetin tıkanan damarlarını yine ve yeniden Demokrat misyonun açacağını aziz milletimiz bilmelidir.
Çalışmalarımızı çözüm yollarını milletimize sunarak sürdürmeye devam ederek edeceğiz.” dedi.