DOLAR 49,17760,08%
EURO 55,32900,27%
ALTIN 6.565,670,37
BITCOIN 4224798-0.05198%
Bursa
18°

AZ BULUTLU

SABAHA KALAN SÜRE

Meryem Bayrak

Meryem Bayrak

05 Ekim 2026 Pazartesi

Her Kışın Bir Baharı, Her Gecenin Bir Sabahı Vardır

Her Kışın Bir Baharı, Her Gecenin Bir Sabahı Vardır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hayat bazen insanı öyle yorar ki, insan ne yapacağını bilemez. Üst üste gelen sıkıntılar, bitmeyen dertler, yarım kalan hayaller derken gönlümüz daralır. “Bundan sonra nasıl olacak?” diye düşünürüz.

Ama hayatın güzel bir tarafı vardır: Hiçbir sıkıntı sonsuza kadar sürmez.

Kış gelir, ağaçların yaprakları dökülür. Sokaklar sessizleşir, havalar soğur. Bazen insan kışa bakıp baharı unutur. Oysa toprağın altında sessizce bekleyen tohumlar vardır. Bahar geldiğinde yeniden yeşereceklerini bilir gibi sabırla beklerler.

İnsan da bazen böyle bekler.

Bir gün gelir, işler ters gider. Sevdiğimiz birini kaybederiz, bir hayalimiz gerçekleşmez, beklediğimiz bir haber gelmez. Kimi zaman da kimseye anlatamadığımız bir derdi içimizde taşırız.

Gülümseriz ama içimiz ağlar.

İşte böyle zamanlarda kendimize şunu hatırlatmak gerekir:

Bu günler de geçecek.

Çünkü hiçbir gece sabaha kadar sürmez.

Sabahın geleceğini bilmek için güneşi görmemiz gerekmez. Güneş, biz görmesek de doğmak için kendi vaktini bekler.

Belki bizim hayatımızda da bugün her şey karanlık görünüyor. Ama bu, yarının da karanlık olacağı anlamına gelmez.

Allah bazen bize istediğimizi hemen vermez. Belki biraz sabretmemizi ister. Belki bizi daha güzel günlere hazırlıyordur. Belki de bugün “neden?” diye ağladığımız şeyin, yarın “iyi ki olmamış” diyeceğimiz bir olay olduğunu zaman bize gösterecektir.

Hayat bunu bize defalarca öğretir.

Bir kapı kapanır, başka bir kapı açılır.

Bir insan gider, hayatımıza başka insanlar girer.

Bir umut biter, başka bir umut doğar.

Bir yara açılır, zamanla kabuk bağlar.

Yeter ki insan, “Artık hiçbir şey düzelmez.” demesin.

Çünkü bazen en güzel günler, en zor günlerin hemen arkasından gelir.

Tasavvufun bize öğrettiği en güzel şeylerden biri de sabırdır. Sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Sabır; elinden geleni yaptıktan sonra, gerisini Allah’a bırakabilmektir.

“Ben bugün elimden geleni yaptım. Bundan sonrasını Rabbim bilir.” diyebilmektir.

Bazen insanın yapacağı tek şey budur.

Biraz susmak…

Biraz dua etmek…

Biraz sabretmek…

Ve yoluna devam etmek.

Unutmayalım; tohum toprağın altında kaldığı için kaybolmuş değildir. Sadece zamanı gelmemiştir.

Belki sen de bugün toprağın altında kalmış bir tohum gibisin. Kimse seni görmüyor, kimse içinde neler olduğunu bilmiyor olabilir.

Ama sen yine de bekle.

Çünkü senin de baharın var.

Senin de güzel günlerin var.

Senin de yeniden güleceğin, huzur bulacağın, “Şükürler olsun, bugünleri de gördüm.” diyeceğin günler var.

Hayat ne kadar yorarsa yorsun, umudumuzu elimizden bırakmayalım.

Çünkü her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı vardır.

Ve bazen insanın ihtiyacı olan tek şey, sabahın geleceğine biraz daha inanmaktır.

Bugün ağlıyorsan, yarın gülebilirsin.
Bugün yorulduysan, yarın dinlenebilirsin.
Bugün kaybettiysen, yarın yeniden başlayabilirsin.

Yeter ki gönlünden umudu çıkarma.

Çünkü bazen hayat, tam bittiğini düşündüğün yerde yeniden başlar.

Devamını Oku

NOKTA

NOKTA
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İktidar, muhalefet ayırt etmeksizin söylüyorum; mesele artık isimler, partiler ve sloganlar meselesi olmaktan çıkmıştır. Mesele, milletin hakkının kime emanet edildiği ve o hakkın nasıl kullanıldığı meselesidir.

Bağımsız olarak seçime girse belki yirmi oy alamayacak insanların, yıllardır milletin oylarıyla makam sahibi olduğunu görüyoruz. Makam odalarında, belediyelerde, lüks otellerde; etraflarında danışmanları, özel kalemleri, şoförleri, aşçıları, ihtiyaç olmadığı hâlde torpille işe alınanlarıyla koca bir düzen kuruluyor.

Peki bütün bunların bedelini kim ödüyor?

Gece gündüz çalışan işçi…

Çocuğunun okul masrafını denkleştirmeye çalışan anne baba…

Yer altında, canını her gün tehlikeye atarak ekmeğini kazanan madenci…

Gece çalıştığı için gündüzünü uykuyla geçirmek zorunda kalan emekçi…

Vergilerin altında ezilip kepenk kapatmak zorunda kalan küçük esnaf…

Eve katkıda bulunabilmek için gece yarılarına kadar çalışan kadın…

Okul harçlığını çıkarabilmek için hem okuyup hem çalışan öğrenci…

Onların sesi neden makam odalarının duvarlarına ulaşmıyor?

Neden milletin sırtındaki yük büyürken, bazı makamların etrafındaki konfor hiç eksilmiyor?

Bir vatandaş sosyal medyada eleştirel bir cümle kurduğunda, karşısına koca bir güç çıkarılabiliyor. Hakaret varsa elbette hukuk işletilmelidir. Fakat hukuk, gücü elinde bulunduranı susturmak için değil; haklıyı ve haksızı ayırmak için vardır.

Çünkü vatandaşın eleştirme hakkı da vardır, hesap sorma hakkı da…

Sandıkta oy vermek, vatandaşın devlete ve yönetenlere verdiği sınırsız bir yetki değildir. Tam tersine, yönetenlerin emaneti taşıma sorumluluğudur.

Benim derdim ne yalnızca iktidarla, ne yalnızca muhalefetle…

Benim derdim, milletin hakkını kim yerse onunla.

Sağcısı, solcusu fark etmez.

Muhafazakârı, seküleri fark etmez.

Partilisi, partisizi fark etmez.

Çünkü haksızlığın rengi olmaz.

Eğer biri makamını kullanarak milletin hakkına el uzatıyorsa, bunun adı hangi parti tarafından yapıldığına göre değişmez. Suç, yapanın siyasi kimliğine göre küçülmez veya büyümez.

Hırsızlığın sağcısı solcusu olmaz.
Hırsızlığın muhafazakârı dinsizi olmaz.
Haksızlığın bahanesi olmaz.

Ancak burada en ağır sorumluluk, milletin emanetiyle hareket edenlerdedir.

Çünkü sıradan bir insanın yaptığı yanlışla, kendisine kamu gücü ve milletin emaneti teslim edilmiş bir insanın yaptığı yanlış aynı değildir.

Milletin parasına göz diken, kamu kaynaklarını kendi menfaati için kullanan, makamını kişisel çıkarının aracı hâline getiren kim varsa hukuk önünde hesap vermelidir.

Ama yalnızca hesap sormak da yetmez.

Eğer suç sabit olmuşsa, milletin hakkı millete geri dönmelidir.

Çünkü adalet, yalnızca suçluya ceza vermek değildir.

Adalet, mağdurun hakkını da yerine koymaktır.

Yıllarca çalışıp vergi veren vatandaşın hakkı…

Çocuğunun geleceği için alın teri döken babanın hakkı…

Gece gündüz çalışan annenin hakkı…

Eğitimini sürdürebilmek için çalışan öğrencinin hakkı…

Üç kuruş kazanabilmek için dükkânının kepengini her sabah açan esnafın hakkı…

Hepsinin hakkı bir emanettir.

Ve emanet, sahibine teslim edilmelidir.

Bugün bazıları makamlarında rahat oturabilir. Bazıları korumalarla, şoförlerle, danışmanlarla çevrili olabilir. Bazıları lüks sofralarda oturabilir.

Ama insanın unutmaması gereken bir gerçek var:

Makam geçicidir.
Para geçicidir.
Şöhret geçicidir.
Güç geçicidir.

Geriye yalnızca insanın yaptığı kalır.

Ve bir gün herkes, hiçbir makamın kapısını çalamayacağı bir yere varacaktır.

İşte o gün ne danışman olacaktır yanında, ne koruma, ne özel kalem, ne de alkışlayan kalabalıklar…

Sadece insan ve yaptıkları…

Belki bugün milletin mahkemelerde hakkını aradığı insanlar vardır.

Belki bugün sesi duyulmayanlar vardır.

Belki bugün hakkı yenilenler, çaresizlik içinde susmak zorunda kalanlar vardır.

Ama ben bazı hesapların bu dünyada görülmese bile ahirete kalacağına inanıyorum.

Çünkü kul hakkı, hafife alınacak bir mesele değildir.

Bu yüzden sözümü burada bitiriyorum:

Kim milletin hakkını yemişse, kim makamını kötüye kullanmışsa, kim kamu malını kendi malı sanmışsa, kim haksızlığa göz yummuşsa…

Hangi partiden olduğuna bakılmaksızın, kim olduğuna bakılmaksızın, hukuk önünde hesabını vermelidir.

Çünkü devlet, kişilerin mülkü değildir.

Milletin devletidir.

Makamlar kişilerin çiftliği değildir.

Milletin emanetidir.

Ve milletin hakkı, hiçbir makam sahibinin şahsi ganimeti değildir.

Benim sözüm budur.

Kim üzerine alırsa alsın…

Kim rahatsız olursa olsun…

Kim susmamı isterse istesin…

Haksızlık karşısında susmak, bazen haksızlığa ortak olmaktır.

Ben taraf seçmiyorum.

Ben hak diyorum.

Ben adalet diyorum.

Ben kul hakkı diyorum.

Ve son sözüm:

Milletin hakkını yiyenin kimliğine değil, yaptığı işe bakın.

Çünkü hırsızın adı değişebilir…

Ama hırsızlık değişmez.NOKTA…

Devamını Oku

İki Dudak Arasında Bir Meslek

İki Dudak Arasında Bir Meslek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Bazı mesleklerde insanın emeğini ölçen şey yaptığı iş değildir; kimin tarafından görüldüğüdür. Bazen yıllarca verdiğin emek, hazırladığın çalışmalar, öğrencilerinle kurduğun bağ, sınıfta gösterdiğin sabır ve özveri; tek bir cümle kadar bile ağırlık taşımaz. Çünkü karar çoktan verilmiştir. Sen daha kapının önündeyken, içeride senin adına bir hüküm kurulmuştur.

Ve insanın en çok zoruna giden de başarısız olmak değildir.

Hak ettiği hâlde önünün kapatıldığını bilmek.

 

Ders ücreti karşılığında görev yapan öğretmenler için hayat zaten çoğu zaman bir bekleyiş hâlidir. Bir sonraki ders, bir sonraki dönem, bir sonraki okul, bir sonraki ihtiyaç… Her şey geçicidir. İnsan kendisini mesleğinin içinde değil, sanki birilerinin vereceği kararı beklediği bir koridorda bulur.

 

Oysa öğretmenlik geçici bir iş değildir.

 

Bir öğrencinin gözlerindeki değişimi görmek, anlamadığı bir şeyi anlamasına yardımcı olmak, korktuğu bir konuda cesaretlendirmek, bazen sadece onu dinlemek… Bunların hiçbirinin karşılığı bir ders saati üzerinden hesaplanamaz.

 

Fakat sistem bazen öğretmene şunu hissettirir:

 

“Sen ne kadar iyi olursan ol, karar yine başkasının elinde.”

 

İşte insanı yoran tam da budur.

 

Çünkü çalışırsın.

Kendini geliştirirsin.

Yeni şeyler üretirsin.

Öğrencilerin için elinden geleni yaparsın.

Okulun ihtiyaçlarına koşarsın.

Saatlerce hazırlık yaparsın.

 

Sonra bir bakarsın, bütün bunların karşısında seni değerlendiren şey emeğin değil; birilerinin seni nasıl gördüğü, kimi tanıdığı, kimin sözünün daha çok geçtiği ya da seni hangi ölçüte göre uygun bulduğu olmuş.

 

Torpil dediğimiz şeyin en ağır tarafı belki de yalnızca birinin önüne geçmek değildir. Geride bırakılan insana, “Ne yaparsan yap yetmeyecek,” duygusunu vermesidir.

 

İnsan bir süre sonra kendisini sorgulamaya başlar.

 

“Acaba yeterince iyi değil miyim?”

“Acaba daha fazla mı çalışmalıydım?”

“Acaba yaptıklarım gerçekten değersiz mi?”

 

Oysa bazen mesele senin yeterliliğin değildir. Bazen mesele, değerlendirmenin adil yapılmamasıdır.

 

Eski çalışanların yeniden çağrıldığı, bazı insanların isimlerinin daha kolay hatırlandığı, bazı kapıların kimilerine kendiliğinden açıldığı yerlerde; sen bütün geçmişini, emeğini ve yaptıklarını dosyana koyup kapının önünde bekleyebilirsin. İçeride ise senin yıllarca oluşturduğun o dosyaya bakmadan karar verilebilir.

 

İnsanın canını yakan da budur.

 

Çünkü insan yalnızca iş istemez.

Görülmek ister.

 

“Ben burada emek verdim.” demek ister.

“Ben bu öğrenciler için uğraştım.” demek ister.

“Ben bu kurumun yükünü taşıdım.” demek ister.

 

Ve en önemlisi:

 

“Beni değerlendirirken gerçekten yaptığım işe bakın.” demek ister.

 

Bazen öğrencilerle kurduğun ilişkinin, onlara yaklaşımının, sabrının, öğretme biçiminin ne kadar önemli olduğunu anlatırlar. Ama iş gerçekten bir karar vermeye geldiğinde bütün bunlar bir kenara bırakılabilir. Öğretmenin öğrencisine kattığı değer, bir kâğıttaki birkaç satırdan daha görünmez hâle gelebilir.

 

Sonra insan özel sektöre yönelir.

 

“Belki orada emeğimin karşılığını bulurum,” diye düşünür.

 

Ama bu kez başka duvarlar çıkar karşısına.

 

Yaş.

 

Ücret.

 

Çalışma saatleri.

 

“Az ücret, çok iş.”

 

Mesai saatlerinin sınırlarının belirsizleşmesi…

 

Bir insanın yalnızca yaşından dolayı daha az değerli görülmesi ne acıdır. Sanki insanın yıllar içinde kazandığı deneyim, bir noktadan sonra avantaj değil de engelmiş gibi değerlendirilir.

 

Bir tarafta yıllarca biriktirdiğin deneyim vardır, diğer tarafta “yaş” diye önüne konulan bir rakam.

 

Bir tarafta “fedakârlık yapabilecek misin?” sorusu vardır, diğer tarafta o fedakârlığın çoğu zaman ücretine ve hayatına yansımaması.

 

Ve insan bir süre sonra şunu düşünür:

 

“Ben çalışmak istemiyor değilim. Bana çalışabileceğim adil bir alan bırakılmıyor.”

 

Belki de en yorucu olan budur.

 

İki yıldır önüne taş konulduğunu hissetmek…

 

Her defasında yeniden başlamak.

Her defasında umut etmek.

Her defasında bir kapının açılmasını beklemek.

Ve tam yaklaşmışken başka bir engelle karşılaşmak.

 

İki yıl az bir zaman değil.

 

İnsan iki yılda çok şey kaybedebilir.

Umut kaybedebilir.

Kendine olan güvenini kaybedebilir.

“Belki de sorun bende,” diye düşünmeye başlayabilir.

 

Ama insanın kendisine sorması gereken başka bir soru da vardır:

 

“Bunca engelle karşılaşmış olmam, gerçekten yetersiz olduğumu mu gösterir; yoksa içinde bulunduğum koşulların adil olmadığını mı?”

 

Bazen insanın kendisine haksızlık etmemesi gerekir.

 

Çünkü başkalarının verdiği yanlış kararların bedelini insan kendi değerinden kesmemelidir.

 

Bir okul seni istemedi diye öğretmenliğin değersizleşmez.

Bir yönetici emeğini görmedi diye emeğin yok olmaz.

Birileri başka birini tercih etti diye senin yıllardır yaptığın çalışmalar anlamsız hâle gelmez.

Bir işveren deneyimini yaşından dolayı görmezden geldi diye yılların sana kattığı bilgi ortadan kalkmaz.

 

Birilerinin seni değerlendirme biçimi, senin gerçek değerinin tamamı değildir.

 

Belki de hayatın en zor sınavlarından biri, dışarıdan sürekli eksik gösterilirken içeride kendine “Ben hâlâ buradayım,” diyebilmektir.

 

Ben de bunu yaşayan biri olarak biliyorum…

 

İnsan bazen mücadele etmekten değil, mücadelesinin görülmemesinden yoruluyor.

 

Çünkü çalışmak yorucu olabilir ama emeğinin karşılığını alamamak daha ağırdır. Bir engeli aşmak zor olabilir ama her defasında önüne yeni bir engel konulması insanın ruhunu yorar.

 

Yine de insanın elinde kalan bir şey vardır:

 

Kendi emeğine tanıklığı.

 

Kimse görmese de sen biliyorsun kaç saat çalıştığını.

Kimse hatırlamasa da sen biliyorsun hangi öğrencinin hayatına dokunduğunu.

Kimse hesaba katmasa da sen biliyorsun kaç kez yeniden ayağa kalktığını.

 

Belki bugün bazı kapılar başkalarının iki dudağı arasında açılıp kapanıyor olabilir.

 

Ama insanın bütün hayatını o iki dudağın arasına bırakmaması gerekir.

 

Çünkü senin değerini belirleyen şey, başkasının sana verdiği fırsatın büyüklüğü değildir.

 

Bazen hayat, insanı çok uzun süre bekletir.

Bazen hak ettiğini düşündüğün şeyin önüne duvarlar örer.

Bazen emek verir, karşılığında sessizlik bulursun.

 

Ama bütün bunların arasında kendine söylemen gereken bir cümle vardır:

 

“Benim önüme taş koyulmuş olması, benim yolumun olmadığı anlamına gelmez.”

 

Belki yol değişecek.

Belki yön değişecek.

Belki yıllardır beklediğin kapı hiç açılmayacak ve başka bir kapıyı kendin açmak zorunda kalacaksın.

 

Ama ne olursa olsun, iki yıldır yaşadığın bütün bu haksızlıkların senin kendine bakışını belirlemesine izin vermemek gerekir.

 

Çünkü bazen insanın en büyük kazanımı, istediği yere ulaşmak değil;

 

kendisine yapılan haksızlıklar yüzünden kendisini değersiz görmemeyi öğrenmektir.

 

Ve belki bir gün geriye dönüp baktığında, bugün önüne konulan bütün taşların arasında şunu fark edeceksin:

 

Sen aslında durmadın.

Sadece sana düz bir yol vermediler.

Devamını Oku

Yeni Bir Eğitim ve Öğretim Yılına Girerken

Yeni Bir Eğitim ve Öğretim Yılına Girerken
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Her eylül, hayatımıza yeni bir başlangıcın sessizce kapısını aralar. Okulların açılması yalnızca sınıfların yeniden dolması, kitapların açılması, sıraların öğrencilerle buluşması değildir. Aslında her yeni eğitim ve öğretim yılı, insanın kendisine yeniden sorduğu bir sorudur: Bu yıl nasıl bir insan olacağım?

Eğitim, yalnızca bilgi edinmek değildir. Matematik öğrenir, tarih okur, bir şiirin güzelliğini keşfeder, bir deneyin sonucunu merak ederiz. Fakat bütün bunların ötesinde okul bize düşünmeyi, soru sormayı, yanılmayı ve yeniden denemeyi öğretir. Belki de eğitimin en değerli tarafı budur: İnsanın dünyaya bakışını değiştirmek.

Yeni bir yılın başlangıcında öğrencilerin çantalarında kitaplardan çok daha fazlası vardır. Kimi bir önceki yılın başarısızlığını taşır, kimi büyük hayallerini… Kimi “Bu yıl daha çok çalışacağım.” diye kendine söz verir, kimi ise yalnızca anlaşılmak ve kendine güvenmek ister. Her çocuğun okul kapısından aynı üniformayla girmesi, aynı duygularla girdiği anlamına gelmez.

Bu nedenle öğretmenlerin ve ailelerin görevi, çocuklardan yalnızca başarı beklemek olmamalıdır. Onlara başarısız olmanın dünyanın sonu olmadığını, bir sınav notunun insanın değerini belirlemediğini, merak etmenin bazen doğru cevabı bilmekten daha önemli olduğunu anlatabilmeliyiz. Çünkü eğitim, çocuğu yalnızca gelecekteki bir mesleğe değil, hayata hazırlamalıdır.

Bir öğretmenin öğrencisine söylediği küçük bir cümle, yıllar sonra bile hatırlanabilir. Bir öğrencinin sorduğu tek bir soru, öğretmenin kendi mesleğine yeniden bakmasını sağlayabilir. Eğitim biraz da bu karşılaşmaların hikâyesidir. Bilginin insandan insana aktarıldığı, fakat sevginin ve umudun da aynı yoldan geçtiği uzun bir yolculuktur.

Yeni eğitim ve öğretim yılına girerken hepimizin kendimize yeni hedefler koymaya ihtiyacı var. Daha yüksek notlar, daha iyi sınav sonuçları elbette önemlidir. Ancak belki bu yıl hedeflerimize bir yenisini eklemeliyiz: Daha iyi dinlemek, daha çok okumak, daha az önyargıyla yaklaşmak, hata yapan arkadaşımıza el uzatmak, öğretmenimizin emeğini görmek ve öğrenmenin kendisinden keyif almak.

Çünkü yıllar geçecek, bugün öğrenilen birçok bilgi unutulacak. Fakat insanın içinde kalan merak, çalışma alışkanlığı, iyilik duygusu ve öğrenme isteği hayat boyu yolunu aydınlatacak.

Öyleyse yeni eğitim yılının ilk günlerinde yalnızca “Başarılı bir yıl olsun.” demeyelim. Birbirimize, “Öğrendiğimiz, büyüdüğümüz, birbirimize iyi geldiğimiz bir yıl olsun.” diyelim.

Çünkü gerçek eğitim, insanın yalnızca zihnini değil, kalbini ve karakterini de büyüttüğü zaman başlar.

Devamını Oku

Bazı İnsanlar Sizin Başarınızdan Neden Rahatsız Olur?

Bazı İnsanlar Sizin Başarınızdan Neden Rahatsız Olur?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan, başkasının başarısına bakınca aslında biraz da kendi hayatına bakar.

Kimi insan gördüğü başarıdan ilham alır, “Ben de yapabilirim.” der. Kimi ise aynı başarıyı kendi eksikliklerinin aynası gibi görür. İşte o zaman başkasının yükselişi, onun için sevinilecek bir şey olmaktan çıkar; içten içe huzursuzluk veren bir duruma dönüşür.

Bazı insanlar sizin başarısız olmanızdan değil, başarılı olma ihtimalinizden rahatsız olurlar. Çünkü siz ilerledikçe, onların neden yerinde saydıkları daha görünür hâle gelir. Siz cesaret edip kendi yolunuzu çizmeye başladığınızda, yıllardır erteledikleri hayalleriyle yüzleşmek zorunda kalabilirler.

Bu yüzden sizi desteklemek yerine küçümseyebilirler. Attığınız adımları gereksiz, hayallerinizi gerçek dışı, başarınızı da şans olarak nitelendirebilirler. Çünkü bazen bir insanın başkasının ışığını söndürmeye çalışmasının altında, kendi karanlığıyla yüzleşmekten duyduğu korku vardır.

Daha acısı, bazı ilişkilerin sevgi üzerine değil, çıkar üzerine kurulmuş olduğunu zaman gösterir. Siz artık eskisi gibi onların işine yaramadığınızda, davranışları değişebilir. Önceden değer verdikleri şeyleri küçümsemeye, başarılarınızı görmezden gelmeye, hatta tökezlemenizi beklemeye başlayabilirler.

İnsan o noktada önemli bir gerçekle karşılaşır: Her yanınızda duran, sizinle birlikte yürümüyor olabilir.

Çünkü gerçek dostluk, sizin geride kalmanızdan beslenmez. Siz yükseldiğinizde küçülmez; aksine sizinle birlikte sevinir. Sizin kazancınızı kendi kaybı gibi görmez. Başkasının nasibinin artmasının kendi nasibini azaltmadığını bilir.

Ne yazık ki bazı insanlar için hayat bir yarıştan ibarettir. Siz kazandığınızda onların kaybettiğini düşünürler. Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri budur. Sizin yolunuzun açılması, kimsenin yolunu kapatmaz. Sizin başarınız, başkasının başarısızlığı olmak zorunda değildir.

Bu yüzden zamanla insan, kendisine engel olan herkesle savaşmak yerine onlardan uzaklaşmayı öğrenir. Her söze cevap vermemeyi, her niyeti düzeltmeye çalışmamayı, herkesin kendisini anlamasını beklememeyi öğrenir.

Çünkü bazen en büyük huzur, kendinizi anlatmaktan vazgeçtiğiniz yerde başlar.

Ve insan bir gün geriye dönüp baktığında şunu fark eder:

Bazı insanları kaybetmemiştir aslında. Sadece onların yanında kaybettiği kendisini yeniden bulmuştur.

Kendi yolunuza çıktığınızda kimlerin arkanızdan konuştuğuna değil, kimlerin sizinle birlikte yürümeye devam ettiğine bakın.

Çünkü gerçek insanlar, siz yükselirken gölgenizi değil, ışığınızı paylaşır.

Devamını Oku