DOLAR 48,81560,05%
EURO 55,99030,03%
ALTIN 6.782,70-0,47
BITCOIN 41721534.90557%
Bursa
18°

HAFİF YAĞMUR

SABAHA KALAN SÜRE

Meryem Bayrak

Meryem Bayrak

21 Eylül 2026 Pazartesi

İki Dudak Arasında Bir Meslek

İki Dudak Arasında Bir Meslek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Bazı mesleklerde insanın emeğini ölçen şey yaptığı iş değildir; kimin tarafından görüldüğüdür. Bazen yıllarca verdiğin emek, hazırladığın çalışmalar, öğrencilerinle kurduğun bağ, sınıfta gösterdiğin sabır ve özveri; tek bir cümle kadar bile ağırlık taşımaz. Çünkü karar çoktan verilmiştir. Sen daha kapının önündeyken, içeride senin adına bir hüküm kurulmuştur.

Ve insanın en çok zoruna giden de başarısız olmak değildir.

Hak ettiği hâlde önünün kapatıldığını bilmek.

 

Ders ücreti karşılığında görev yapan öğretmenler için hayat zaten çoğu zaman bir bekleyiş hâlidir. Bir sonraki ders, bir sonraki dönem, bir sonraki okul, bir sonraki ihtiyaç… Her şey geçicidir. İnsan kendisini mesleğinin içinde değil, sanki birilerinin vereceği kararı beklediği bir koridorda bulur.

 

Oysa öğretmenlik geçici bir iş değildir.

 

Bir öğrencinin gözlerindeki değişimi görmek, anlamadığı bir şeyi anlamasına yardımcı olmak, korktuğu bir konuda cesaretlendirmek, bazen sadece onu dinlemek… Bunların hiçbirinin karşılığı bir ders saati üzerinden hesaplanamaz.

 

Fakat sistem bazen öğretmene şunu hissettirir:

 

“Sen ne kadar iyi olursan ol, karar yine başkasının elinde.”

 

İşte insanı yoran tam da budur.

 

Çünkü çalışırsın.

Kendini geliştirirsin.

Yeni şeyler üretirsin.

Öğrencilerin için elinden geleni yaparsın.

Okulun ihtiyaçlarına koşarsın.

Saatlerce hazırlık yaparsın.

 

Sonra bir bakarsın, bütün bunların karşısında seni değerlendiren şey emeğin değil; birilerinin seni nasıl gördüğü, kimi tanıdığı, kimin sözünün daha çok geçtiği ya da seni hangi ölçüte göre uygun bulduğu olmuş.

 

Torpil dediğimiz şeyin en ağır tarafı belki de yalnızca birinin önüne geçmek değildir. Geride bırakılan insana, “Ne yaparsan yap yetmeyecek,” duygusunu vermesidir.

 

İnsan bir süre sonra kendisini sorgulamaya başlar.

 

“Acaba yeterince iyi değil miyim?”

“Acaba daha fazla mı çalışmalıydım?”

“Acaba yaptıklarım gerçekten değersiz mi?”

 

Oysa bazen mesele senin yeterliliğin değildir. Bazen mesele, değerlendirmenin adil yapılmamasıdır.

 

Eski çalışanların yeniden çağrıldığı, bazı insanların isimlerinin daha kolay hatırlandığı, bazı kapıların kimilerine kendiliğinden açıldığı yerlerde; sen bütün geçmişini, emeğini ve yaptıklarını dosyana koyup kapının önünde bekleyebilirsin. İçeride ise senin yıllarca oluşturduğun o dosyaya bakmadan karar verilebilir.

 

İnsanın canını yakan da budur.

 

Çünkü insan yalnızca iş istemez.

Görülmek ister.

 

“Ben burada emek verdim.” demek ister.

“Ben bu öğrenciler için uğraştım.” demek ister.

“Ben bu kurumun yükünü taşıdım.” demek ister.

 

Ve en önemlisi:

 

“Beni değerlendirirken gerçekten yaptığım işe bakın.” demek ister.

 

Bazen öğrencilerle kurduğun ilişkinin, onlara yaklaşımının, sabrının, öğretme biçiminin ne kadar önemli olduğunu anlatırlar. Ama iş gerçekten bir karar vermeye geldiğinde bütün bunlar bir kenara bırakılabilir. Öğretmenin öğrencisine kattığı değer, bir kâğıttaki birkaç satırdan daha görünmez hâle gelebilir.

 

Sonra insan özel sektöre yönelir.

 

“Belki orada emeğimin karşılığını bulurum,” diye düşünür.

 

Ama bu kez başka duvarlar çıkar karşısına.

 

Yaş.

 

Ücret.

 

Çalışma saatleri.

 

“Az ücret, çok iş.”

 

Mesai saatlerinin sınırlarının belirsizleşmesi…

 

Bir insanın yalnızca yaşından dolayı daha az değerli görülmesi ne acıdır. Sanki insanın yıllar içinde kazandığı deneyim, bir noktadan sonra avantaj değil de engelmiş gibi değerlendirilir.

 

Bir tarafta yıllarca biriktirdiğin deneyim vardır, diğer tarafta “yaş” diye önüne konulan bir rakam.

 

Bir tarafta “fedakârlık yapabilecek misin?” sorusu vardır, diğer tarafta o fedakârlığın çoğu zaman ücretine ve hayatına yansımaması.

 

Ve insan bir süre sonra şunu düşünür:

 

“Ben çalışmak istemiyor değilim. Bana çalışabileceğim adil bir alan bırakılmıyor.”

 

Belki de en yorucu olan budur.

 

İki yıldır önüne taş konulduğunu hissetmek…

 

Her defasında yeniden başlamak.

Her defasında umut etmek.

Her defasında bir kapının açılmasını beklemek.

Ve tam yaklaşmışken başka bir engelle karşılaşmak.

 

İki yıl az bir zaman değil.

 

İnsan iki yılda çok şey kaybedebilir.

Umut kaybedebilir.

Kendine olan güvenini kaybedebilir.

“Belki de sorun bende,” diye düşünmeye başlayabilir.

 

Ama insanın kendisine sorması gereken başka bir soru da vardır:

 

“Bunca engelle karşılaşmış olmam, gerçekten yetersiz olduğumu mu gösterir; yoksa içinde bulunduğum koşulların adil olmadığını mı?”

 

Bazen insanın kendisine haksızlık etmemesi gerekir.

 

Çünkü başkalarının verdiği yanlış kararların bedelini insan kendi değerinden kesmemelidir.

 

Bir okul seni istemedi diye öğretmenliğin değersizleşmez.

Bir yönetici emeğini görmedi diye emeğin yok olmaz.

Birileri başka birini tercih etti diye senin yıllardır yaptığın çalışmalar anlamsız hâle gelmez.

Bir işveren deneyimini yaşından dolayı görmezden geldi diye yılların sana kattığı bilgi ortadan kalkmaz.

 

Birilerinin seni değerlendirme biçimi, senin gerçek değerinin tamamı değildir.

 

Belki de hayatın en zor sınavlarından biri, dışarıdan sürekli eksik gösterilirken içeride kendine “Ben hâlâ buradayım,” diyebilmektir.

 

Ben de bunu yaşayan biri olarak biliyorum…

 

İnsan bazen mücadele etmekten değil, mücadelesinin görülmemesinden yoruluyor.

 

Çünkü çalışmak yorucu olabilir ama emeğinin karşılığını alamamak daha ağırdır. Bir engeli aşmak zor olabilir ama her defasında önüne yeni bir engel konulması insanın ruhunu yorar.

 

Yine de insanın elinde kalan bir şey vardır:

 

Kendi emeğine tanıklığı.

 

Kimse görmese de sen biliyorsun kaç saat çalıştığını.

Kimse hatırlamasa da sen biliyorsun hangi öğrencinin hayatına dokunduğunu.

Kimse hesaba katmasa da sen biliyorsun kaç kez yeniden ayağa kalktığını.

 

Belki bugün bazı kapılar başkalarının iki dudağı arasında açılıp kapanıyor olabilir.

 

Ama insanın bütün hayatını o iki dudağın arasına bırakmaması gerekir.

 

Çünkü senin değerini belirleyen şey, başkasının sana verdiği fırsatın büyüklüğü değildir.

 

Bazen hayat, insanı çok uzun süre bekletir.

Bazen hak ettiğini düşündüğün şeyin önüne duvarlar örer.

Bazen emek verir, karşılığında sessizlik bulursun.

 

Ama bütün bunların arasında kendine söylemen gereken bir cümle vardır:

 

“Benim önüme taş koyulmuş olması, benim yolumun olmadığı anlamına gelmez.”

 

Belki yol değişecek.

Belki yön değişecek.

Belki yıllardır beklediğin kapı hiç açılmayacak ve başka bir kapıyı kendin açmak zorunda kalacaksın.

 

Ama ne olursa olsun, iki yıldır yaşadığın bütün bu haksızlıkların senin kendine bakışını belirlemesine izin vermemek gerekir.

 

Çünkü bazen insanın en büyük kazanımı, istediği yere ulaşmak değil;

 

kendisine yapılan haksızlıklar yüzünden kendisini değersiz görmemeyi öğrenmektir.

 

Ve belki bir gün geriye dönüp baktığında, bugün önüne konulan bütün taşların arasında şunu fark edeceksin:

 

Sen aslında durmadın.

Sadece sana düz bir yol vermediler.

Devamını Oku

Yeni Bir Eğitim ve Öğretim Yılına Girerken

Yeni Bir Eğitim ve Öğretim Yılına Girerken
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Her eylül, hayatımıza yeni bir başlangıcın sessizce kapısını aralar. Okulların açılması yalnızca sınıfların yeniden dolması, kitapların açılması, sıraların öğrencilerle buluşması değildir. Aslında her yeni eğitim ve öğretim yılı, insanın kendisine yeniden sorduğu bir sorudur: Bu yıl nasıl bir insan olacağım?

Eğitim, yalnızca bilgi edinmek değildir. Matematik öğrenir, tarih okur, bir şiirin güzelliğini keşfeder, bir deneyin sonucunu merak ederiz. Fakat bütün bunların ötesinde okul bize düşünmeyi, soru sormayı, yanılmayı ve yeniden denemeyi öğretir. Belki de eğitimin en değerli tarafı budur: İnsanın dünyaya bakışını değiştirmek.

Yeni bir yılın başlangıcında öğrencilerin çantalarında kitaplardan çok daha fazlası vardır. Kimi bir önceki yılın başarısızlığını taşır, kimi büyük hayallerini… Kimi “Bu yıl daha çok çalışacağım.” diye kendine söz verir, kimi ise yalnızca anlaşılmak ve kendine güvenmek ister. Her çocuğun okul kapısından aynı üniformayla girmesi, aynı duygularla girdiği anlamına gelmez.

Bu nedenle öğretmenlerin ve ailelerin görevi, çocuklardan yalnızca başarı beklemek olmamalıdır. Onlara başarısız olmanın dünyanın sonu olmadığını, bir sınav notunun insanın değerini belirlemediğini, merak etmenin bazen doğru cevabı bilmekten daha önemli olduğunu anlatabilmeliyiz. Çünkü eğitim, çocuğu yalnızca gelecekteki bir mesleğe değil, hayata hazırlamalıdır.

Bir öğretmenin öğrencisine söylediği küçük bir cümle, yıllar sonra bile hatırlanabilir. Bir öğrencinin sorduğu tek bir soru, öğretmenin kendi mesleğine yeniden bakmasını sağlayabilir. Eğitim biraz da bu karşılaşmaların hikâyesidir. Bilginin insandan insana aktarıldığı, fakat sevginin ve umudun da aynı yoldan geçtiği uzun bir yolculuktur.

Yeni eğitim ve öğretim yılına girerken hepimizin kendimize yeni hedefler koymaya ihtiyacı var. Daha yüksek notlar, daha iyi sınav sonuçları elbette önemlidir. Ancak belki bu yıl hedeflerimize bir yenisini eklemeliyiz: Daha iyi dinlemek, daha çok okumak, daha az önyargıyla yaklaşmak, hata yapan arkadaşımıza el uzatmak, öğretmenimizin emeğini görmek ve öğrenmenin kendisinden keyif almak.

Çünkü yıllar geçecek, bugün öğrenilen birçok bilgi unutulacak. Fakat insanın içinde kalan merak, çalışma alışkanlığı, iyilik duygusu ve öğrenme isteği hayat boyu yolunu aydınlatacak.

Öyleyse yeni eğitim yılının ilk günlerinde yalnızca “Başarılı bir yıl olsun.” demeyelim. Birbirimize, “Öğrendiğimiz, büyüdüğümüz, birbirimize iyi geldiğimiz bir yıl olsun.” diyelim.

Çünkü gerçek eğitim, insanın yalnızca zihnini değil, kalbini ve karakterini de büyüttüğü zaman başlar.

Devamını Oku

Bazı İnsanlar Sizin Başarınızdan Neden Rahatsız Olur?

Bazı İnsanlar Sizin Başarınızdan Neden Rahatsız Olur?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan, başkasının başarısına bakınca aslında biraz da kendi hayatına bakar.

Kimi insan gördüğü başarıdan ilham alır, “Ben de yapabilirim.” der. Kimi ise aynı başarıyı kendi eksikliklerinin aynası gibi görür. İşte o zaman başkasının yükselişi, onun için sevinilecek bir şey olmaktan çıkar; içten içe huzursuzluk veren bir duruma dönüşür.

Bazı insanlar sizin başarısız olmanızdan değil, başarılı olma ihtimalinizden rahatsız olurlar. Çünkü siz ilerledikçe, onların neden yerinde saydıkları daha görünür hâle gelir. Siz cesaret edip kendi yolunuzu çizmeye başladığınızda, yıllardır erteledikleri hayalleriyle yüzleşmek zorunda kalabilirler.

Bu yüzden sizi desteklemek yerine küçümseyebilirler. Attığınız adımları gereksiz, hayallerinizi gerçek dışı, başarınızı da şans olarak nitelendirebilirler. Çünkü bazen bir insanın başkasının ışığını söndürmeye çalışmasının altında, kendi karanlığıyla yüzleşmekten duyduğu korku vardır.

Daha acısı, bazı ilişkilerin sevgi üzerine değil, çıkar üzerine kurulmuş olduğunu zaman gösterir. Siz artık eskisi gibi onların işine yaramadığınızda, davranışları değişebilir. Önceden değer verdikleri şeyleri küçümsemeye, başarılarınızı görmezden gelmeye, hatta tökezlemenizi beklemeye başlayabilirler.

İnsan o noktada önemli bir gerçekle karşılaşır: Her yanınızda duran, sizinle birlikte yürümüyor olabilir.

Çünkü gerçek dostluk, sizin geride kalmanızdan beslenmez. Siz yükseldiğinizde küçülmez; aksine sizinle birlikte sevinir. Sizin kazancınızı kendi kaybı gibi görmez. Başkasının nasibinin artmasının kendi nasibini azaltmadığını bilir.

Ne yazık ki bazı insanlar için hayat bir yarıştan ibarettir. Siz kazandığınızda onların kaybettiğini düşünürler. Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri budur. Sizin yolunuzun açılması, kimsenin yolunu kapatmaz. Sizin başarınız, başkasının başarısızlığı olmak zorunda değildir.

Bu yüzden zamanla insan, kendisine engel olan herkesle savaşmak yerine onlardan uzaklaşmayı öğrenir. Her söze cevap vermemeyi, her niyeti düzeltmeye çalışmamayı, herkesin kendisini anlamasını beklememeyi öğrenir.

Çünkü bazen en büyük huzur, kendinizi anlatmaktan vazgeçtiğiniz yerde başlar.

Ve insan bir gün geriye dönüp baktığında şunu fark eder:

Bazı insanları kaybetmemiştir aslında. Sadece onların yanında kaybettiği kendisini yeniden bulmuştur.

Kendi yolunuza çıktığınızda kimlerin arkanızdan konuştuğuna değil, kimlerin sizinle birlikte yürümeye devam ettiğine bakın.

Çünkü gerçek insanlar, siz yükselirken gölgenizi değil, ışığınızı paylaşır.

Devamını Oku

Büyükşehir Belediyespor tenisçileri kupaları topladı

Büyükşehir Belediyespor tenisçileri kupaları topladı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

BURSA – Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde Türkiye Tenis Federasyonu tarafından düzenlenen 8-9-10 Yaz Kupası Tenis Turnuvası’nda Büyükşehir Belediyespor Kulübü fırtınası esti.

Büyükşehir Belediyesi Mihraplı Tenis Kortları’nda 17-22 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen organizasyonda Yalova, İzmit, İstanbul, Ankara, Eskişehir, Manisa ve Balıkesir’den 49 sporcu madalya mücadelesi verdi. Bursa Büyükşehir Belediyespor Kulübü sporcuları turnuvada başarılarıyla göz doldurdu. Can Özkan 10 yaş erkekler kategorisinde şampiyon oldu. Ege Özkan 10 yaş erkeklerde, Su Şahin 10 yaş kadınlarda ve Nilsu Altuğ da 10 yaş kadınlarda kendi gruplarında finale yükselme başarısı gösterdi ve ikinci oldu. Turnuvada ayrıca Bursa Büyükşehir Belediyesporlu Alya Teymuroğlu 10 yaş kadın consolation grubunda birincilik kazandı.

Devamını Oku

Bir Gül Doğdu Âleme…

Bir Gül Doğdu Âleme…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Bazı doğumlar vardır; yalnızca bir eve, bir şehre, bir millete sevinç getirir.
Bazı doğumlar ise asırlara yayılan bir ışığın başlangıcı olur.

Ve bir gece…

Mekke’nin sessizliğinde, insanlığın karanlığa alıştığı bir çağda, Hz. Abdullah ile Âmine’nin emaneti dünyaya geldi.

Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)

O’nun doğumu yalnızca bir çocuğun dünyaya gelişi değildi. Merhametin, adaletin, güzel ahlâkın, kardeşliğin ve insanı insan yapan bütün güzelliklerin yeniden hatırlanışının müjdesiydi.

Bir gül doğdu âleme…

Öyle bir gül ki kokusu asırlardır gönüllerden gönüllere taşınıyor.

O’nun hayatına baktığımızda büyük sözlerden önce büyük bir ahlâk görüyoruz. Yetimin başını okşayan, yoksulu gözeten, komşusunu önemseyen, kendisine kötülük edene bile merhamet kapısını kapatmayan bir peygamber…

Kendisine yapılan onca eziyete rağmen beddua yerine hidayet dileyecek kadar merhametli…

Güç eline geçtiğinde intikamı değil affetmeyi tercih edecek kadar asil…

İşte bugün O’nun doğumunu anarken, yalnızca “Ne güzel bir günde dünyaya gelmiş.” demek yetmez.

Asıl soru şudur:

Biz O’nun getirdiği güzelliklerden ne kadarını hayatımıza taşıyabiliyoruz?

Bir yetimin başını okşayabiliyor muyuz?

Komşumuz açken tok yatmamayı düşünebiliyor muyuz?

Bize kırılan bir gönlü onarmaya çalışıyor muyuz?

Bize kötülük edene karşı bile adaleti elden bırakmamayı başarabiliyor muyuz?

Dilimizden çıkan sözün bir gönlü yaralayabileceğini düşünüyor muyuz?

Çünkü Peygamber Efendimiz’in hayatı, yalnızca okunacak güzel bir kıssa değil; yaşanacak bir ahlâktır.

Bugün dünyamızın belki de en çok ihtiyaç duyduğu şey budur.

Daha çok merhamet…

Daha az öfke.

Daha çok kardeşlik…

Daha az ayrılık.

Daha çok adalet…

Daha az haksızlık.

Daha çok paylaşmak…

Daha az bencillik.

Birbirimizin kusurunu aramak yerine yarasına merhem olabilsek…

Bir insanın düşüşünü seyretmek yerine elinden tutabilsek…

Kırılmış bir kalbi onarmayı, haklı çıkmaktan daha değerli görebilsek…

Belki o zaman O’nun sevgisini yalnızca dilimizle değil, hayatımızla da anlatmış oluruz.

Mevlid-i Nebî, gönüllerimizi yeniden yoklama zamanıdır.

“Ben O’nu seviyorum.” demek güzeldir.

Fakat O’nun sevdiği ahlâka yaklaşabilmek daha güzeldir.

Çünkü sevgi, yalnızca sözde kaldığında eksik; davranışa dönüştüğünde gerçektir.

Bugün bir gül kokusu duyduğumuzda, o gülün bize neyi hatırlattığını düşünelim.

Merhameti…

Bir çocuğun yüzündeki tebessümü gördüğümüzde, O’nun çocuklara olan sevgisini hatırlayalım.

Bir yetim gördüğümüzde, yetimin emanet olduğunu hatırlayalım.

Bir yoksul gördüğümüzde, paylaşmanın güzelliğini hatırlayalım.

Bir haksızlıkla karşılaştığımızda, adaletten ayrılmamayı hatırlayalım.

Ve bir gönlü kırmak üzere olduğumuzda…

Bir an durup düşünelim:

“Ben bugün Peygamber Efendimiz’in ahlâkından hangi izi taşıyorum?”

Belki de O’nun doğum gününü anlamlı kılmanın en güzel yolu budur.

Bir gece kandil yakmak kadar, gönlümüzde bir ışık yakmak…

Bir gül dağıtmak kadar, bir gönüle gülümsemek…

Salavat getirmek kadar, O’nun güzel ahlâkını hayatımıza taşımak…

Çünkü asırlar önce dünyaya gelen o kutlu insanın mesajı hâlâ aynı sıcaklıkla yüreklere dokunuyor:

İnsan ol.
Merhamet et.
Adaletli ol.
Affet.
Paylaş.
Gönül kırma.
Mazlumun yanında dur.
Ve Rabbine güzel bir kul ol.

Bugün bizler de O’nun ümmeti olmanın şükrünü, birbirimize karşı merhametli olarak gösterebiliriz.

Birbirimizi incitmeden…

Birbirimizi küçümsemeden…

Birbirimizin yükünü hafifleterek…

Çünkü O’nun ümmeti olmak yalnızca bir isim değildir.

Bir ahlâktır.
Bir sorumluluktur.
Bir gönül meselesidir.

Ve bugün, O kutlu doğumun hatırasıyla gönlümüzden bir dua yükselsin:

Ya Rabbi…

Bizi Habîbinin güzel ahlâkından nasipsiz bırakma.

Kalplerimizi merhametle yumuşat.

Dilimize güzel söz, elimizi iyiliğe, gönlümüzü kardeşliğe yönelt.

Bizi O’nu seven ve sevgisini hayatında yaşatmaya çalışan kullarından eyle.

Çocuklarımızı, gençlerimizi, ailelerimizi ve bütün ümmeti O’nun güzel ahlâkıyla güzelleştir.

Gönüllerimizi kin ve kibirden temizle.

Bize O’nun izinden yürümeyi, salât ve selâmını gönülden taşımayı nasip eyle.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.

Bir gül doğdu âleme…

Asırlar geçti, şehirler değişti, insanlar değişti, zaman değişti.

Ama O gülün kokusu hâlâ gönüllerde.

Ve biz bugün o kokuyu yeniden duyuyoruz.

Güli Beyza’nın beyazlığıyla,
Güli Rana’nın gönül iklimiyle,
Güli Muhammedî’nin sevgisiyle…

Bir kez daha hatırlıyoruz:

O, âlemlere rahmet olarak gönderildi.

Mevlid-i Nebî’miz mübarek olsun.
Salât ve selâm, Fahr-i Kâinat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) üzerine olsun.

Gönüllerimiz O’nun sevgisiyle, hayatlarımız O’nun güzel ahlâkıyla güzelleşsin.

Devamını Oku