27 Nisan 2026 Pazartesi
Okullar, çocukların ve gençlerin yalnızca akademik bilgi edindiği yerler değil, aynı zamanda kişiliklerinin şekillendiği, sosyal beceriler kazandığı önemli yaşam alanlarıdır. Ancak son yıllarda okullarda artan şiddet olayları, bu güvenli alanların giderek tehdit altında olduğunu göstermektedir. Fiziksel, psikolojik ve dijital boyutlarıyla karşımıza çıkan okul şiddeti, yalnızca mağdurları değil, tanık olan öğrencileri ve tüm eğitim ortamını olumsuz etkilemektedir.
Şiddet denildiğinde çoğu zaman akla yalnızca fiziksel saldırılar gelse de, alay etme, dışlama, tehdit etme gibi psikolojik baskılar da en az fiziksel şiddet kadar zarar vericidir. Özellikle akran zorbalığı, öğrencilerin özgüvenini zedeleyerek uzun vadede ciddi psikolojik sorunlara yol açabilir. Günümüzde teknolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte siber zorbalık da önemli bir sorun haline gelmiştir. Sosyal medya üzerinden yapılan hakaretler ve küçük düşürücü paylaşımlar, mağdurların kendilerini sürekli bir baskı altında hissetmelerine neden olur.
Okullarda şiddetin ortaya çıkmasında birçok etken rol oynar. Aile içi iletişim sorunları, sevgi ve ilgi eksikliği, medya içeriklerinin olumsuz etkisi ve eğitim sistemindeki yetersizlikler bu etkenlerden bazılarıdır. Kendini ifade etmekte zorlanan veya duygularını sağlıklı bir şekilde yönetemeyen bireyler, şiddeti bir çözüm yolu olarak görebilir. Bu noktada, çocuklara erken yaşlardan itibaren empati kurma, problem çözme ve iletişim becerileri kazandırmak büyük önem taşır.
Şiddeti önlemek için yalnızca cezalandırıcı yöntemlere başvurmak yeterli değildir. Asıl önemli olan, önleyici ve bilinçlendirici çalışmalar yapmaktır. Öğretmenlerin, öğrencilerin davranışlarını dikkatle gözlemlemesi ve olası sorunları erken fark etmesi gerekir. Rehberlik hizmetlerinin etkin kullanılması, öğrencilerin kendilerini ifade edebilecekleri güvenli alanların oluşturulması da çözümün önemli bir parçasıdır. Ayrıca ailelerin de bu sürece dahil edilmesi, çocukların hem okulda hem evde tutarlı bir destek görmesini sağlar.
Unutulmamalıdır ki şiddet, yalnızca bireysel bir sorun değil, toplumsal bir meseledir. Okullarda şiddeti azaltmak için herkesin sorumluluk alması gerekir. Öğrencilerin birbirine saygı duyduğu, farklılıkların hoşgörüyle karşılandığı bir eğitim ortamı oluşturmak, daha sağlıklı bir toplumun temelini atacaktır. Sessiz kalmak yerine farkındalık yaratmak ve çözümün bir parçası olmak, hepimizin görevidir.
Bazen bir haber düşer yüreğe… Sadece kulaktan kulağa yayılan bir bilgi değildir o; bir annenin çığlığı, bir babanın suskunluğu, yarım kalmış hayallerin sessizliğidir. Maraş’tan gelen o acı haber de işte tam böyleydi… Sekiz genç fidan, daha hayatın baharında, umutlarının en taze yerinde koparıldı hayattan.
Onlar belki sabah okula giderken sıradan bir gün sanmışlardı. Defterlerini alıp hayallerini sırt çantalarına koymuşlardı. Kim bilir, içlerinden biri büyüyünce öğretmen olacaktı, biri doktor, biri sadece mutlu bir insan… Ama hayat, bazen en acı yüzünü en masumlara gösteriyor.
Sekiz öğrenci… Sekiz ayrı dünya… Sekiz ayrı umut… Şimdi hepsi birer hatıra. Sınıflarında boş kalan sıralar, yarım kalan cümleler, tamamlanamayan hayaller… Onların yokluğu sadece ailelerini değil, aslında hepimizi eksiltti. Çünkü bir çocuk gittiğinde, bir toplumdan bir parça kopar.
Acının en ağır hali, söylenemeyen sözlerde saklıdır. Şimdi annelerinin dudaklarında yarım kalan “dikkatli ol” nasihatleri, babalarının içinden atamadığı bir “keşke”… Kardeşlerinin oyunlarına düşen sessizlik… Hepsi birer yara artık.
Ama bu acı sadece ağlanıp geçilecek bir acı değil. Bu, hatırlanması gereken bir sorumluluk. Çocuklarımızı koruyamadığımız her an, aslında geleceğimizi de koruyamıyoruz. Onların güven içinde büyümesi gerekirken, korkularla anılması kabul edilecek bir şey değil.
Belki de en çok bu yüzden ağır bu kayıp… Çünkü onlar suçsuzdu. Çünkü onlar sadece çocuktu.
Şimdi geriye kalan tek şey dua…
Rahmet dilemek, unutmamaya söz vermek…
Ve bir daha böyle acıların yaşanmaması için daha dikkatli, daha duyarlı olmak…
Sekiz fidan toprağa düştü belki…
Ama umarım bu acı, yüreklerimizde merhameti büyütür.
Çünkü bazı kayıplar, sadece kayıp değildir…
Bize insan olmayı yeniden hatırlatan birer sarsıntıdır.
Allah hepsine rahmet eylesin… Mekânları cennet olsun.
Ahh Ayla öğretmenim ah…
Bir sınıfın ortasında, tebeşir tozunun arasına karışan hayallerinle, çocukların gözlerindeki umudu büyütmeye çalışırken; bir anda karanlığın hedefi oldun. Oysa sen, sadece öğretmendin… Kalem tutmayı, saygıyı, sevgiyi, insan olmayı öğreten bir yürek…
Kahramanmaraş’ta yaşanan o acı olay, yalnızca bir haber değildi. Bir toplumun vicdanına düşen ağır bir yüktü. Bir öğretmenin, öğrencilerini korumak için kendini siper etmesi; kitaplarda okuyup gururlandığımız kahramanlıkların, aslında ne kadar gerçek ve ne kadar acı olduğunu bir kez daha hatırlattı bize.
Sen o gün sadece bir öğretmen değildin Ayla öğretmen…
Bir annenin şefkatiydin, bir çocuğun korkusuna set çeken duvardın, bir milletin onuruydun. Kendi canını hiçe sayıp, evlatlarımızın hayatını korumayı seçtin. Belki de son kez “Korkmayın çocuklar” dedin… Ve o an, bir ömürlük ders verdin hepimize.
Ama geride kalan bizler…
Ne kadar ders alabildik bu fedakârlıktan?
Okullar, çocukların en güvenli limanı olmalıydı. Oysa şimdi, korkuların gölgesinde büyüyen nesillerden bahsediyoruz. Şiddetin bu kadar sıradanlaştığı, merhametin geri planda kaldığı bir dünyada; bir öğretmenin canı pahasına verdiği mücadele, aslında kaybettiğimiz değerlerin en acı göstergesi değil mi?
Bir toplum, öğretmenine sahip çıktığı kadar güçlüdür.
Ve bir öğretmen, öğrencisi için canını verecek kadar yüceyse; o toplumun yeniden ayağa kalkma umudu hâlâ vardır.
Ayla öğretmen…
Sen gittin belki ama bıraktığın iz silinmeyecek. Senin cesaretin, bir çocuğun kalbinde iyilik olarak yeşerecek. Senin fedakârlığın, belki de bir başka hayatı kurtaracak.
Şimdi geriye sadece bir dua kalıyor dudaklarımızda:
Rabbim seni en güzel makamlarla mükâfatlandırsın…
Ve bize de şunu unutturma:
Bir öğretmen düştüğünde, aslında bir toplum sınavdan kalır.
Bazı insanların varlığı bile yetiyor dünyayı güzelleştirmeye. Kalabalıklar içinde fark edilmeden dolaşırlar belki ama dokundukları her şeyde izleri kalır. Annem de öyle… Onun elinin değdiği hiçbir şey sıradan kalamaz. Sanki o dokunduğu an, eşya can bulur, yemek ruh kazanır, toprak nefes almaya başlar.
Aynı mutfak, aynı tencere, aynı malzemeler… Ama annemin yaptığı yemekler bambaşkadır. Bir başkası için sadece karın doyurmaktır yemek yapmak; onun için ise bir gönül işidir. Ocağın başında dururken sadece yemeği değil, içindekileri de karıştırır. Bazen sessizce dua eder, bazen içinden geçenleri katar yemeğe. Belki de bu yüzden onun yaptığı bir çorba, sadece içimizi ısıtmaz; sanki yorgunluğumuzu da alır, içimize huzur bırakır. Tarifini sorsan anlatır ama o tadı yakalayamazsın. Çünkü onun sırrı ölçülerde değil, kalbindedir.
Bir gün bir çiçek diker… Başkası için küçük bir uğraş, onun için bir umut vesilesidir bu. Toprağı eşelerken sanki hayatı da düzene koyar. O küçücük fideyi yerleştirirken içine sabır eker, sevgi eker. Sonra günler geçer… Başkalarının çiçekleri sadece büyürken, annemin çiçekleri yaşar. Yaprakları daha canlı, renkleri daha derin olur. Çünkü o sadece su vermez; konuşur, sever, hisseder. Belki de çiçekler, en çok sevildikleri yerde kök salar.
Bir sebze yetiştirir mesela… Dalından koparılan o küçücük ürünün bile tadı bir başka olur. Pazardan alınanla kıyaslanamaz bile. Çünkü onun yetiştirdiği her şeyde alın teri vardır, emek vardır. Güneşin altında yorulsa da şikâyet etmez. Toprağa eğilirken aslında hayata eğilir, sabretmeyi öğretir kendine. Ve bilir ki güzel olan her şey zaman ister. Bu yüzden onun yetiştirdiği sebzeler sadece doyurmaz; insana emeğin ne demek olduğunu hatırlatır.
Annemin eli değmek… Bu, sadece dokunmak değildir aslında. Bir şeye kendinden bir parça bırakmaktır. Sevdiğini hissettirmek, değer verdiğini anlatmaktır. O yüzden onun yaptığı hiçbir şey sıradan değildir. Çünkü o, hiçbir şeyi mecbur olduğu için yapmaz; gönlünden geldiği için yapar.
Zaman geçtikçe insan daha iyi anlıyor…
Her el aynı değil. Her dokunuş aynı değil.
Bazı eller sadece tutar, bazı eller ise iyileştirir.
Annemin elleri…
Yorgun, nasırlı belki ama içinde dünyalar kadar sevgi taşıyan eller…
Değdiği yeri güzelleştiren, dokunduğu şeyi çoğaltan eller…
Ve ben biliyorum ki,
Bu dünyada bazı mucizeler sessizdir.
Bir annenin eli gibi…
İnsan, söylediği sözlerle kendi iç dünyasını şekillendiren bir varlıktır. Her kelime, sadece karşı tarafa ulaşan bir ses değil; aynı zamanda ruhun derinliklerine bırakılan bir izdir. Doğruluk da yalan da bu izlerin en belirleyici olanlarındandır. Nitekim hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de insanı cennete götürür. Bu, sadece uhrevî bir vaat değil; aynı zamanda dünyevî bir hakikatin de özetidir.
Doğru söylemek, ilk bakışta basit bir davranış gibi görünür. Oysa bu, insanın nefsine karşı verdiği sürekli bir mücadeledir. Çünkü doğruluk, çoğu zaman çıkarlarla çatışır, korkularla yüzleşmeyi gerektirir. Buna rağmen kişi doğrulukta ısrar ettikçe, bu davranış onda bir meleke hâline gelir. Artık doğru söylemek bir tercih değil, karakterin ayrılmaz bir parçası olur. İşte o zaman insan, sadece doğru söyleyen biri değil; doğruluğun temsilcisi hâline gelir.
Benzer şekilde, yalan da tekrar edildikçe sıradanlaşır. İlk başta vicdanı rahatsız eden bir davranış, zamanla alışkanlığa dönüşür. İnsan, kendini korumak ya da çıkar elde etmek için başvurduğu bu yolu, giderek daha kolay seçer. Sonunda yalan, kişinin dilinden önce kalbine yerleşir. Artık hakikatle bağı zayıflayan birey, kendi kurduğu sahte dünyanın içinde yaşamaya başlar. Bu da onu hem içsel bir çöküşe hem de ahlâkî bir yalnızlığa sürükler.
“Amel yapıla yapıla melekeleşir” sözü, bu sürecin en özlü ifadesidir. İnsan, tekrar ettiği davranışların toplamıdır. Her doğru söz, karakterin harcına eklenen sağlam bir tuğla gibidir. Her yalan ise bu yapıyı zayıflatan bir çatlak… Zamanla bu tuğlalar ya sağlam bir şahsiyet inşa eder ya da çatlaklar bütün yapıyı çökertir.
Sonuç olarak, doğruluk bir anlık tercih değil, bir hayat biçimidir. İnsan, her doğru sözle kendini yeniden inşa eder. Ve bu inşa süreci, onu sadece toplum içinde güvenilir biri yapmaz; aynı zamanda Allah katında da değerli bir kul hâline getirir. Çünkü insan, en çok tekrar ettiği şey olur. Bu yüzden sorulması gereken en önemli soru şudur: Biz, hangi sözlerle kendimizi inşa ediyoruz?
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.