31 Ağustos 2026 Pazartesi
MADALYONUN DİĞER YÜZÜ: KAMUDA BİR UMUT, BİR ÖRNEK...
Uzun Bir Aradan Sonra!!
SUKİ Sukaypark Aile ve Çocuk Festivali’nde Üç Gün Boyunca Renkli Görüntüler
Zaman ayarlı ‘AHMAK’ davası…
Büyükşehir Belediyespor tenisçileri kupaları topladı
SUKİ Sukaypark Aile ve Çocuk Festivali, üç gün boyunca birbirinden renkli etkinliklere ev sahipliği yaparak aileleri ve çocukları bir araya getirdi. Eğlence, müzik, gösteriler ve çocuklara yönelik aktivitelerle dolu festival, Sukaypark’ta hareketli ve neşeli görüntülere sahne oldu.
Çocukların gönüllerince eğlendiği, ailelerin ise gün boyunca keyifli vakit geçirme fırsatı bulduğu festival, özellikle çocuklara yönelik etkinlikleriyle dikkat çekti. Sukaypark’ın doğal ve sosyal yaşam alanı atmosferinde gerçekleştirilen organizasyon, ziyaretçilere günlük hayatın yoğunluğundan uzaklaşabilecekleri renkli bir festival ortamı sundu.
Üç gün boyunca devam eden etkinliklerde çocukların eğlenmesi kadar ailelerin de organizasyona aktif biçimde katılması hedeflendi. Festival alanında oluşan hareketlilik, günün farklı saatlerinde düzenlenen etkinliklerle devam etti.
Festivalin organizasyon ve koordinasyon sürecinde ise ünlü yönetmen Ali Ertan görev aldı. Sinema ve televizyon dünyasındaki çalışmalarıyla tanınan Ertan’ın deneyimi, festivalin programının hazırlanması ve etkinliklerin koordinasyonunda önemli rol oynadı.
Ali Ertan’ın öncülüğünde hazırlanan organizasyonda, çocukların yaş gruplarına uygun şekilde eğlenebileceği ve ailelerin de güvenli, keyifli bir ortamda zaman geçirebileceği bir festival konsepti oluşturuldu.
Festivalin yalnızca tek bir etkinlikten oluşmaması, üç güne yayılan farklı programlarla ziyaretçilere sunulması da organizasyonun öne çıkan özelliklerinden biri oldu.
Festival boyunca Sukaypark’ın en hareketli konukları çocuklar oldu.
Etkinlik alanında çocukların heyecanı ve enerjisi dikkat çekerken, aileler de çocuklarının eğlenceli anlarına ortak oldu. Festival atmosferi içerisinde çocuklar arkadaşlarıyla vakit geçirirken, aileler de hem etkinlikleri izleme hem de birlikte zaman geçirme fırsatı yakaladı.
Gün boyunca devam eden aktiviteler sayesinde festival alanında sürekli bir hareketlilik yaşandı. Çocukların yüzlerindeki mutluluk, ailelerin ilgisi ve etkinliklere gösterilen katılım, organizasyonun amacına ulaştığının göstergesi olarak değerlendirildi.
SUKİ Sukaypark Aile ve Çocuk Festivali, yalnızca çocuklara yönelik bir eğlence organizasyonu olarak değil, ailelerin birlikte vakit geçirebildiği sosyal bir buluşma noktası olarak da öne çıktı.
Günlük yaşamın yoğunluğu içerisinde çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmek isteyen aileler, festival süresince Sukaypark’ta bir araya geldi.
Bu yönüyle festival, çocukların eğlenmesinin yanı sıra ailelerin sosyalleşmesine ve kent yaşamı içerisinde ortak bir etkinlik deneyimi yaşamasına da katkı sağladı.
Festivalin üç gün boyunca sürmesi, etkinliklerin farklı günlerde farklı ziyaretçi gruplarına ulaşmasına olanak sağladı.
İlk günden itibaren festival alanında başlayan hareketlilik, sonraki günlerde de devam etti. Çocuklar için hazırlanan etkinlikler ve renkli programlar, ailelerin festivale ilgisini canlı tuttu.
Özellikle hafta sonu atmosferinin de etkisiyle Sukaypark’ta yoğunluk yaşanırken, festival alanında aileler ve çocuklar renkli görüntüler oluşturdu.
Üç gün süren organizasyonun sonunda geriye çocukların kahkahaları, ailelerin birlikte geçirdiği keyifli saatler ve festival alanından renkli görüntüler kaldı.
SUKİ Sukaypark Aile ve Çocuk Festivali, çocukların eğlenebileceği, ailelerin birlikte zaman geçirebileceği ve kent sakinlerinin sosyal bir ortamda buluşabileceği etkinliklerin önemini bir kez daha ortaya koydu.
Organizasyonu üstlenen yönetmen Ali Ertan’ın koordinasyonuyla gerçekleştirilen festival, Sukaypark’ta üç gün boyunca adeta bir çocuk ve aile şenliğine dönüştü.
Festivalin önümüzdeki dönemlerde benzer organizasyonlarla devam edip etmeyeceği merak konusu olurken, üç günlük etkinlik boyunca yaşanan yoğun ilgi, aile ve çocuklara yönelik sosyal etkinliklere duyulan ihtiyacı da gözler önüne serdi.
Bursa’da Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri yaklaşırken tartışma, yalnızca kimin BTSO Yönetim Kurulu Başkanı olacağı sorusundan ibaret olmaktan çıkıyor.
Çünkü sandıkta verilecek karar, aynı zamanda Bursa’nın önümüzdeki yıllarda nasıl bir sanayi ve kentleşme modeli izleyeceği konusunda da önemli bir tercih anlamına geliyor.
Mevcut BTSO Başkanı İbrahim Burkay, 2013 yılından bu yana sürdürdüğü başkanlık döneminin ardından yeniden aday. 2026 seçim sürecinde Burkay’ın karşısında Bursa Ticaret Borsası Başkanı Özer Matlı bulunuyor. Seçimin 1 Ekim’de yapılacağı açıklanmış durumda.
Burkay döneminin en belirgin başlıklarından biri ise yeni organize sanayi bölgeleri ve özellikle TEKNOSAB oldu. BTSO’nun kendi açıklamalarında da TEKNOSAB’ın büyütülmesi, lojistik yatırımlar ve şehir içerisinde sıkışmış sanayi tesislerinin planlı alanlara taşınması önemli hedefler arasında gösteriliyor. BTSO, kent içinde plansız alanlarda üretim yapan yaklaşık 8 bin sanayi tesisinin bulunduğunu savunuyor.
Ancak Bursa’nın sanayi geleceği tartışılırken araştırmacı-yazar Ekrem Hayri Peker’in yıllardır dile getirdiği temel soru bugün daha da önem kazanıyor:
Bursa’nın daha fazla sanayi alanına mı, yoksa mevcut sanayinin daha verimli, çevreci ve planlı hale getirilmesine mi ihtiyacı var?
Bursa’nın sanayileşme sürecini uzun yıllardır izleyen Ekrem Hayri Peker’in yaklaşımının merkezinde, sanayileşmenin kendisine karşı çıkmak değil; plansız, sınırsız ve kentin doğal kaynaklarını dikkate almayan sanayileşme modelini sorgulamak bulunuyor.
Bu noktada geçmişte Bursa Kent Konseyi Başkanlığı yapan merhum Semih Pala’nın sözleri de bugünkü tartışmaya ışık tutuyor.
Pala, 2015 yılında Batı OSB tartışmaları sırasında Bursa’daki mevcut sanayi bölgelerinde önemli miktarda boş alan bulunduğuna dikkat çekmiş ve yeni OSB kurulmadan önce mevcut alanların değerlendirilmesini istemişti.
Pala’nın o dönem yaptığı açıklamaya göre Bursa’daki 25 sanayi bölgesinin önemli bölümünde boş alan bulunuyor, mevcut sanayi arsalarında yaklaşık 20 milyon metrekare boş alan olduğu belirtiliyordu. Pala, tarım arazilerine yeni OSB yapılması yerine mevcut sanayi alanlarının değerlendirilmesi gerektiğini savunuyordu.
Bugün bu tartışmanın yeniden gündeme gelmesi tesadüf değil.
Çünkü Bursa artık 2010’ların Bursa’sı değil.
Nüfus arttı.
Araç sayısı arttı.
Su ihtiyacı arttı.
Sanayi alanları genişledi.
Konut alanları büyüdü.
Tarım alanları üzerindeki baskı arttı.
Ve kentin ulaşım altyapısı, bütün bu büyümeyi aynı hızda taşıyamıyor.
Yeni bir organize sanayi bölgesi çoğu zaman yalnızca “yeni yatırım, yeni fabrika, yeni istihdam” başlıklarıyla değerlendiriliyor.
Oysa bir OSB’nin kurulması, beraberinde çok daha büyük bir altyapı ve şehircilik zinciri getiriyor.
Yeni bir sanayi bölgesi;
anlamına gelebiliyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca “kaç fabrika kurulacak?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Bursa bu büyümeyi hangi kaynaklarla taşıyacak?
Peker’in yıllardır dikkat çektiği başlıklardan biri de Bursa’nın su kaynaklarıdır.
Sanayi üretiminin türüne göre su tüketimi ciddi farklılıklar gösterebilir. Özellikle tekstil, boya, kimya ve benzeri sektörlerde su kullanımı kentin geleceği açısından stratejik bir mesele haline geliyor.
Bu nedenle Bursa’nın sanayi politikası ile su politikası birbirinden ayrı düşünülemez.
“Yeni OSB nerede kurulacak?” sorusundan önce;
“Bursa’nın gelecek 20-30 yıldaki su bütçesi nedir?”
sorusunun cevaplanması gerekiyor.
Bunun yanında yalnızca suyun miktarı değil, sanayi kaynaklı atıkların arıtılması ve su havzalarının korunması da aynı planın içerisinde ele alınmalı.
Çünkü suyu tüketen bir sanayi yatırımı ile suyu kirletme riski taşıyan bir yatırımın Bursa açısından maliyeti yalnızca fabrikanın yatırım bedeli değildir.
Maliyet, bütün şehrin geleceğine yayılır.
Bursa’nın sanayileşmesiyle ulaşım arasındaki ilişki de artık görmezden gelinemeyecek noktada.
BTSO Başkanı Burkay, kent içinde sıkışmış yaklaşık 8 bin sanayi tesisinin trafik, çevre, kapasite ve lojistik sorunları oluşturduğunu belirtiyor. Bu açıdan bakıldığında sanayi tesislerinin planlı alanlara taşınması gerçekten de bazı sorunları azaltabilir.
Ancak diğer taraftan yeni sanayi bölgelerinin kurulması da yeni bir ulaşım talebi yaratıyor.
İşçi servisleri…
Özel araçlar…
Kamyonlar…
TIR’lar…
Hammadde taşıyan araçlar…
İhracat yükleri…
Bütün bunlar aynı ulaşım sistemine bağlanıyor.
Bu nedenle Bursa’nın sanayi politikası ile ulaşım master planının birlikte düşünülmesi gerekiyor.
Ekrem Hayri Peker’in dikkat çektiği temel noktalardan biri de Bursa’nın üretim gücünün korunurken lojistik maliyetlerinin düşürülmesi.
Bu yaklaşımda hedef, yalnızca daha fazla üretim alanı oluşturmak değil; üretilen malın limana, havaalanına ve demiryoluna daha düşük maliyetle ulaştırılması.
Bursa merkezli bir ulaşım ve lojistik omurgası kurulması halinde;
Mudanya-Gemlik limanları + Yenişehir Havalimanı + OSB’ler + demiryolu
aynı sistem içerisinde değerlendirilebilir.
Özellikle İnegöl-Karacabey-Mustafakemalpaşa hattını kapsayacak bir demiryolu bağlantısının tartışılması, Bursa sanayisinin karayoluna bağımlılığını azaltabilecek stratejik bir seçenek olarak değerlendirilebilir.
Böyle bir vizyon, “daha fazla OSB” anlayışından farklıdır.
Buradaki hedef:
Daha fazla arazi tüketmek değil, mevcut üretim kapasitesinin lojistik verimliliğini yükseltmektir.
Burkay yönetiminin en önemli projelerinden biri olan TEKNOSAB, Bursa’nın sanayi politikasındaki dönüşümün sembollerinden biri haline geldi.
Bursa Yatırım Destek Ofisi verilerine göre TEKNOSAB’ın alanı 825 hektar ve bölgede otomotiv, makine ve metal sektörleri öne çıkıyor. Bursa genelinde ise çok sayıda organize sanayi bölgesi bulunuyor.
Burkay ise TEKNOSAB modelinin başarısını ve gelecekte büyütülmesini savunuyor. 2026 yılında yapılan açıklamalarda TEKNOSAB KOBİ OSB modeliyle şehir içinde sıkışmış firmaların planlı üretim alanlarına taşınmasının hedeflendiği de ifade edildi.
Fakat burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
Teknoloji üretmek için mutlaka daha fazla araziye mi ihtiyaç var?
Dünyada yüksek değerli teknoloji şirketlerinin ekonomik gücü çoğu zaman kapladıkları araziyle değil, ürettikleri fikri mülkiyet, yazılım, marka ve küresel satış hacmiyle ölçülüyor.
Nitekim birkaç yıl önce milyarlarca dolarlık değerlemelere ulaşan oyun şirketlerinin örnekleri Türkiye’de de büyük yankı oluşturdu.
Bu nedenle Bursa’nın “teknoloji kenti” hedefi yalnızca yeni bir sanayi bölgesine teknoloji şirketleri yerleştirmekten ibaret olmamalı.
Asıl hedef;
daha az su tüketen, daha az enerji kullanan, daha yüksek katma değer üreten, daha fazla fikri mülkiyet oluşturan ve daha az arazi tüketen bir ekonomi modeli olmalı.
Bursa uzun yıllar boyunca Türkiye’nin üretim merkezlerinden biri oldu.
Otomotivden tekstile…
Makineden mobilyaya…
Kimyadan metal sektörüne kadar çok geniş bir üretim altyapısı oluştu.
Bursa Yatırım Destek Ofisi’nin güncel verileri de kentin çok sayıda OSB’ye ve geniş sanayi alanlarına sahip olduğunu gösteriyor.
Bu noktada Bursa’nın yeni hedefi “kaç hektar daha sanayi alanı açacağız?” olmamalı.
Yeni hedef şu olmalı:
Bir hektar sanayi alanından ne kadar ekonomik değer üretiyoruz?
Bir metreküp suyla ne kadar katma değer üretiyoruz?
Bir ton hammaddenin taşınması için ne kadar enerji harcıyoruz?
Bir fabrikanın oluşturduğu ekonomik değer karşılığında kaç hektar tarım alanını kaybediyoruz?
Bir yeni sanayi yatırımı Bursa’nın toplam yaşam kalitesini yükseltiyor mu, düşürüyor mu?
Bursa’nın geleceği bu sorular üzerinden tartışılmalı.
Bursa’nın en büyük avantajlarından biri yalnızca sanayisi değil.
Tarımı…
Su kaynakları…
Ormanları…
Uludağ havzası…
Verimli ovaları…
Gıda üretim kapasitesi…
Bunların tamamı Bursa ekonomisinin parçalarıdır.
Bir tarım arazisini sanayi alanına dönüştürmek yalnızca bir parselin kullanım amacını değiştirmez.
Uzun vadede;
etkileyebilir.
Bu nedenle sanayi planlaması ile tarım planlamasının birbirinden koparılması Bursa açısından ciddi bir risk oluşturabilir.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın Bursa İl Sanayi Durum Raporu’nda da geçmiş yıllarda Bursa’daki OSB’lerin parsel, üretim ve boş alan durumları ayrıntılı biçimde ortaya konulmuştu. Veriler, bölgeler arasında doluluk oranlarının farklılaştığını gösteriyordu.
Dolayısıyla Bursa’nın bütün OSB’lerini tek bir “doluluk” rakamıyla değerlendirmek doğru olmaz.
Fakat buradan hareketle önemli bir politika sorusu doğuyor:
Yeni OSB kurmadan önce mevcut OSB’lerdeki boş, atıl veya etkin kullanılmayan alanların tamamı neden ortaya konulmasın?
Hangi parseller boş?
Neden boş?
Kaç yıldır boş?
Spekülasyon amacıyla mı tutuluyor?
Yatırımcı bulamadığı için mi boş?
Altyapı problemi mi var?
Mülkiyet problemi mi var?
Bunların tamamı kamuoyuna açık bir envanter haline getirilebilir.
Böylece “yeni OSB gerekli mi?” sorusu slogan olmaktan çıkar, somut veriler üzerinden tartışılır.
Bursa’da çok sayıda siyasi parti ve siyasi aktör bulunuyor.
Ancak kentin geleceğini doğrudan etkileyecek;
su, trafik, tarım alanları, sanayi bölgeleri, hava kirliliği ve nüfus artışı
gibi konuların BTSO seçimleri kadar yoğun tartışılmaması dikkat çekiyor.
Oysa BTSO seçimleri yalnızca sanayiciyi ilgilendiren bir seçim değil.
BTSO’nun 60 bini aşkın üyeye sahip olduğu ve seçimlerin Bursa ekonomisi açısından geniş bir kesimi etkilediği belirtiliyor.
Bu nedenle siyasi partilerden meslek odalarına, üniversitelerden yerel yönetimlere kadar bütün aktörlerin şu sorulara cevap vermesi gerekiyor:
Bursa daha ne kadar büyüyebilir?
Bursa’nın su kapasitesi nedir?
Bursa’nın tarım alanları ne kadar daha sanayi ve konut baskısı taşıyabilir?
Yeni OSB’lerin ulaşım maliyeti nedir?
Yeni sanayi alanlarının sağlık ve eğitim altyapısına etkisi nasıl hesaplanıyor?
Ve en önemlisi:
Bursa’nın 2040 ve 2050 yılı nüfusu hangi plana göre taşınacak?
Ekrem Hayri Peker’in yıllardır yaptığı uyarılar, özünde sanayiye karşı çıkmıyor.
Tam tersine Bursa’nın üretim gücünün korunmasını istiyor.
Ancak bunun yönteminin değişmesi gerektiğini savunuyor.
Bursa’nın geleceğinde;
aşırı su tüketen ve çevre üzerinde yüksek baskı oluşturan sanayi kollarının azaltılması,
boyahaneler gibi yüksek su tüketen sektörlerde su kullanımının sıkı biçimde yönetilmesi,
mevcut OSB’lerdeki boş alanların öncelikle değerlendirilmesi,
sanayi yatırımlarının tarım ve orman alanları üzerindeki etkisinin sınırlandırılması,
liman-havaalanı-demiryolu-OSB bağlantısının güçlendirilmesi,
lojistik maliyetlerin düşürülmesi,
yüksek katma değerli ve teknoloji yoğun üretimin artırılması
gibi başlıkların öne çıkması gerektiğini savunuyor.
Bu perspektif, “Bursa sanayi kenti olmaktan vazgeçsin” demiyor.
Tam tersine:
Bursa sanayi kenti olarak kalacaksa, bunu 20. yüzyılın arazi tüketen modeliyle değil, 21. yüzyılın kaynak verimliliği ve yüksek katma değer modeliyle yapmalıdır diyor.
İbrahim Burkay’ın 12 yıllık döneminin ardından yeniden aday olması, Bursa iş dünyasının önüne bir devamlılık seçeneği koyuyor.
Özer Matlı’nın adaylığı ise BTSO’da farklı bir yönetim ve yaklaşım tartışmasını beraberinde getiriyor. Güncel seçim değerlendirmelerinde iki adayın TEKNOSAB ve sanayi politikası konusunda farklılaşan görüşleri olduğu görülüyor.
Ancak Bursa’nın geleceği yalnızca iki adayın söylemleriyle sınırlı kalmamalı.
Seçim sonrasında BTSO’nun önündeki asıl sınav şu olmalı:
Bursa’nın ekonomik büyümesi ile yaşam kalitesi arasında nasıl bir denge kurulacak?
Çünkü daha fazla fabrika her zaman daha yüksek yaşam kalitesi anlamına gelmiyor.
Daha fazla üretim;
daha fazla su tüketimi,
daha fazla trafik,
daha fazla nüfus,
daha fazla konut,
daha fazla okul,
daha fazla hastane,
daha fazla altyapı ihtiyacı
getirebiliyorsa, yalnızca üretim rakamlarını büyütmek yeterli değildir.
Bursa’nın yeni vizyonu;
daha çok OSB değil, daha verimli OSB;
daha çok arazi değil, daha yüksek katma değer;
daha çok kamyon değil, daha güçlü demiryolu;
daha çok su tüketimi değil, su verimliliği;
daha çok betonlaşma değil, tarım ve doğal alanların korunması;
daha çok nüfus baskısı değil, planlı büyüme
olmalıdır.

Ekrem Hayri Peker’in yıllardır dile getirdiği uyarının bugün yeniden hatırlanmasının nedeni de tam olarak budur.
Bursa’nın önünde artık “ne kadar büyüyelim?” sorusu değil, “nasıl büyüyelim ve bu büyümenin bedelini kim ödeyecek?” sorusu duruyor.
Ve bu soru, yalnızca BTSO üyelerinin değil, Bursa’da yaşayan herkesin sorusudur.
Türkiye’de ekonomik sıkıntıların toplumun geniş kesimlerinde yarattığı tahribat giderek daha görünür hale gelirken, DEVA Partisi Bursa İl Başkanı Tayfun Öztürk, milyonlarca vatandaşın yaşadığı geçim mücadelesi üzerinden iktidarın ekonomi ve kamu kaynakları politikalarına sert eleştiriler yöneltti.
Öztürk, çalışanından emeklisine, esnafından işverenine kadar geniş bir kesimin borç, vergi, kira, fatura ve temel yaşam maliyetleri arasında sıkıştığını belirterek, “Vatandaşa gelince tahsilatın bütün gücü kullanılıyor; peki kamu kaynaklarının kullanımında aynı hassasiyet, aynı şeffaflık ve aynı hesap verme sorumluluğu neden gösterilmiyor?” diye sordu.
Türkiye’de milyonlarca vatandaşın ekonomik hayatını sürdürebilmek için sürekli bir fedakârlık yapmak zorunda kaldığını ifade eden Öztürk, tablonun yalnızca ekonomik göstergelerden ibaret olmadığını söyledi.
Sabahın erken saatlerinde işe giden işçi, kazandığı ücretle ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor.
Yıllarca çalışıp emekli olan vatandaş ise aldığı maaşla kira, gıda, elektrik, su, doğalgaz ve sağlık harcamaları arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.
Emeklinin önündeki soru artık “Nasıl daha iyi yaşarım?” değil;
“Bu ay hangi ihtiyacımı erteleyebilirim?”
Çalışan anne-baba çocuğunun eğitim masrafını, esnaf dükkânının kirasını ve vergisini, işveren ise çalışanlarının maaşını ve artan maliyetlerini düşünürken toplumun önemli bir bölümünün ortak bir ekonomik sıkışmışlık yaşadığına dikkat çeken Öztürk, “İnsanlar artık ay sonunu değil, ay sonuna nasıl ulaşacağını düşünüyor” dedi.

Borçlarını ödemekte zorlanan vatandaşların haciz uygulamalarıyla karşı karşıya kaldığını hatırlatan Öztürk, devletin alacağını tahsil etme kapasitesinin son derece güçlü olduğunu söyledi.
Maaşa haciz.
Banka hesabına haciz.
Borç nedeniyle icra takibi.
Vergi ve prim yükü.
Esnafın üzerinde biriken maliyetler…
Öztürk, “Devlet vatandaşından alacağını istemekte haklı olabilir. Ancak mesele yalnızca tahsilat değildir. Asıl mesele, bu sistemin adil olup olmadığıdır” ifadelerini kullandı.
Öztürk’e göre vatandaşın asıl itirazı, devletin güçlü olmasına değil; devletin gücünün kime karşı nasıl kullanıldığına ilişkin.
“Vatandaşa karşı son derece güçlü olan devlet mekanizması, kamu kaynaklarının kullanımında da aynı kararlılığı ve şeffaflığı göstermek zorunda” diyen Öztürk, toplumdaki adalet duygusunun daha fazla örselenmemesi gerektiğini vurguladı.
Ekonomik tabloyu yalnızca gelir ve gider hesabı üzerinden değerlendirmenin yetersiz olduğunu belirten Öztürk, meselenin aynı zamanda bir adalet ve güven meselesi olduğunu savundu.
Öztürk şu değerlendirmeyi yaptı:
Bir tarafta pazara gidip birkaç temel ürünü alabilmek için hesabını yapan emekli var.
Bir tarafta çocuğunun okul masrafını karşılayabilmek için kredi kartına yüklenen anne-baba var.
Bir tarafta siftah yapmadan kepenk kapatan esnaf var.
Bir tarafta çalışanlarının maaşını ödemek, vergisini ve primini yatırmak için mücadele eden işveren var.
Bir tarafta ise toplumda giderek güçlenen “Kamu imkânlarından kimler, ne ölçüde ve hangi ayrıcalıklarla yararlanıyor?” sorusu var.
Öztürk, siyasetin görevinin bu soruları görmezden gelmek değil, açık ve şeffaf biçimde cevaplamak olduğunu belirtti.
Öztürk, ekonomik krizin toplum üzerindeki etkisinin yalnızca cebin boşalmasıyla sınırlı olmadığını belirterek, “Yoksulluk ağırdır. Ancak vatandaşın kendisini sistem karşısında değersiz ve çaresiz hissetmesi daha ağırdır” dedi.
Vatandaşın devletinden sadaka istemediğini vurgulayan Öztürk, taleplerin son derece temel olduğunu söyledi:
“Vatandaş hakkını istiyor.
Eşitlik istiyor.
Adalet istiyor.
Şeffaflık istiyor.
Liyakat istiyor.
İnsanca yaşamak istiyor.”
Devletin yurttaşla kurduğu ilişkinin yalnızca vergi, borç ve yükümlülükler üzerinden şekillenemeyeceğini ifade eden Öztürk, sosyal devlet anlayışının güçlendirilmesi gerektiğini savundu.
Öztürk’ün açıklamasındaki en sert mesajlardan biri ise kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin oldu.
“Devlet vatandaşına ‘öde’ diyorsa, vatandaşın da devlete ‘hesap ver’ deme hakkı vardır” diyen Öztürk, kamu kaynaklarının her kuruşunun toplum adına kullanıldığını hatırlattı.
Öztürk, vergi sisteminin adil olması, kamu harcamalarının şeffaf biçimde denetlenmesi ve kamu görevlerinde liyakat ilkesinin esas alınması gerektiğini belirterek şöyle devam etti:
“Vatandaştan fedakârlık bekleniyorsa önce kamu yönetimi kendi sorumluluğunun hesabını vermelidir. Vatandaş kemer sıkarken kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı sorusu cevapsız bırakılamaz. Tasarruf vatandaşa, ayrıcalık belli kesimlere; yük milyonlara, imkân birkaç kişiye olamaz.”
Türkiye’nin ekonomik sorunlarının yalnızca maaşların artırılmasıyla veya dönemsel desteklerle çözülemeyeceğini ifade eden Öztürk, yapısal bir değişime ihtiyaç olduğunu söyledi.
Bunun için;
gerektiğini belirten Öztürk, ekonomide güvenin yeniden tesis edilmesinin ancak hukuk, adalet ve şeffaflıkla mümkün olabileceğini savundu.
Öztürk, söz konusu mücadelenin yalnızca DEVA Partisi’nin ya da herhangi bir siyasi grubun meselesi olmadığını da vurguladı.
Bu mücadelenin;
işçinin, emeklinin, esnafın, işverenin, çiftçinin, gencin, öğrencinin, emekçinin ve çocuğunun geleceği için kaygılanan milyonlarca anne-babanın mücadelesi olduğunu söyledi.
“Bu ülkenin gerçek yükünü taşıyan insanlar, alın teriyle çalışan insanlardır” diyen Öztürk, siyaset kurumunun görevinin vatandaşın sırtındaki yükü artırmak değil, o yükü hafifletmek olduğunu ifade etti.
Öztürk açıklamasını sert bir mesajla tamamladı:
“Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla ayrıcalık değil, daha fazla adalet. Daha fazla israf değil, daha fazla hesap verebilirlik. Daha fazla yandaşlık değil, daha fazla liyakat. Halkın sırtından yükselen bir düzen değil, halkın yanında duran bir devlet anlayışı.”
Öztürk, ekonomik düzenin vatandaşın üzerine sürekli yeni yükler bindiren bir yapıya dönüşmemesi gerektiğini belirterek, “Devlet güçlü olacaksa vatandaşa karşı değil, vatandaş için güçlü olmalı” dedi.
Sözlerini “Bu ülkenin gerçek sahipleri, emeğiyle, alın teriyle ve vergileriyle Türkiye’yi ayakta tutan milyonlardır” ifadeleriyle sürdüren Öztürk, son mesajını ise şöyle verdi:
“İşçiye haciz, emekliye haciz, ev geçindirene haciz; ayrıcalıklı kesimlere zevkü sefa düzeni artık son bulmalı. Türkiye’nin ihtiyacı yeni ayrıcalıklar değil, yeni bir adalet anlayışıdır. Çünkü adil Türkiye mümkündür.”
BURSA – Gazeteci Kazım Gezer, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda Bursa’daki toplu ulaşım uygulamalarına sert tepki gösterdi. Bursa Metro’nun ücretsiz olmasına karşın otobüslerin ücretli olmasını eleştiren Gezer, uygulamayı “ikiyüzlülük” olarak nitelendirdi.
Gezer, yaptığı paylaşımda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolun en önemli dönüm noktalarından biri olan 30 Ağustos Zaferi’nin yıl dönümünde vatandaşların ulaşım konusunda farklı uygulamalarla karşı karşıya bırakılmasını eleştirdi.
Kazım Gezer’in tepkisinin odağında, Bursa’da metro ulaşımının ücretsiz olmasına rağmen otobüslerde ücret alınması bulunuyor.
Gezer, bu durumu şu sözlerle gündeme taşıdı:
“Zihniyette değişen bir şey yok. Ülkemizin varoluş sebebi, zaferimizin bayram gününde vatandaşa otobüsler yine ücretli. Hayranım bu ikiyüzlülüğünüze.”
Gezer’in açıklaması sosyal medyada da tartışma yaratırken, eleştirilerin temelinde aynı kentte, aynı bayram gününde toplu taşıma araçları arasında farklı ücretlendirme yapılması bulunuyor.
30 Ağustos gibi milli bayramlarda ücretsiz toplu ulaşım uygulamaları, vatandaşların kent içinde tören ve etkinliklere daha kolay erişebilmesi açısından önem taşıyor.
Gezer ise bu noktada uygulamanın bütüncül olması gerektiğine dikkat çekerek şu soruyu gündeme getiriyor:
Metro ücretsizse otobüs neden ücretli?
Bu soru yalnızca ulaşım ücretine ilişkin değil; aynı zamanda kamu hizmetlerinde eşitlik, tutarlılık ve vatandaş odaklı yönetim anlayışına ilişkin bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
Gazeteci Kazım Gezer’in sert çıkışı, Bursa’daki ulaşım politikalarının milli bayramlar açısından yeniden tartışılmasına neden oldu.
Gezer’in “Hayranım bu ikiyüzlülüğünüze” sözleri, uygulamaya yönelik tepkisinin sertliğini ortaya koyarken, yetkililerden metro ve otobüsler arasındaki farklılığın gerekçesine ilişkin açıklama yapılması beklentisini de gündeme getirdi.
30 Ağustos Zafer Bayramı’nda asıl soru ise şu:
Bir şehirde bayram ulaşımı ücretsiz olacaksa neden yalnızca bazı toplu taşıma araçları ücretsiz?
Gazeteci Kazım Gezer’in gündeme taşıdığı bu çelişki, Bursa’da ulaşım politikalarının ve vatandaşlara sunulan ücretsiz ulaşım uygulamalarının kapsamının yeniden sorgulanmasına yol açtı.
BURSA – GEMLİK: Gemlik’te Umurbey Barınağı ve Kurtul Yaşam Alanı’na ilişkin tartışmalar büyüyor. Bursa Hayvan Hakları Platformu, Gemlik Belediyesi’nin barınak ziyaret saatleri konusunda kamuoyuna verdiği bilgilerle sahadaki uygulamanın birbirini tutmadığını öne sürerek belediyeye sert tepki gösterdi.
Platformun açıklamasına göre Gemlik Belediye Başkanı Şükrü Deviren tarafından barınağın 10.00-11.30 ve 14.00-15.30 saatleri arasında ziyarete açık olduğunun kamuoyuna duyurulmasına rağmen, platform üyeleri ilan edilen saatlerde barınağa gittiklerinde kapıların kilitli olduğunu ve yaklaşık 4 saat boyunca içeri alınmadıklarını belirtti.
Yaşananların ardından telefonla belediye başkan yardımcısına ulaşıldığını aktaran platform, başkan yardımcısının “Hafta sonu girilmiyor ki hiç” şeklinde yanıt verdiğini öne sürdü.
Bu ifade, platform tarafından belediyenin kamuoyuna açıkladığı ziyaret saatleriyle doğrudan çelişen bir uygulamanın göstergesi olarak değerlendirildi.
Platformun iddiaları yalnızca ziyaret engeliyle sınırlı değil.
Bir cana yuva olma umuduyla barınağa gelen ailelerin ve kaybolan köpeklerini arayan yurttaşların da içeri alınmadığı, kendilerine “Hafta içi gelin” denilerek geri çevrildiği ileri sürüldü.
Bursa Hayvan Hakları Platformu, yaşananların hayvan sahipleri ve gönüllüler açısından kabul edilemez olduğunu belirterek, “Gönüllülere ve hayvan sahiplerine kapıları kapatmak, şeffaflık değil; hayvanları kamuoyunun gözünden uzaklaştırmaktır” değerlendirmesinde bulundu.
Platformun açıklamasındaki en ağır iddialardan biri ise trafik kazası sonucu getirildiği belirtilen yaralı bir kediyle ilgili.
Platform, barınakta veteriner hekim bulunmadığı bir sırada getirildiğini belirttiği yaralı kedinin yaklaşık 1,5 saat boyunca müdahale beklediğini ve hayvanın bu süre içerisinde acı çektiğini öne sürdü.
Açıklamada ayrıca, veteriner hekimin bulunmadığı saatlerde toplama araçlarının barınağa girip çıktığı ve hayvanların hekim kontrolü olmadan içeri alındığının gözlemlendiği iddia edildi.
Platform, görevli veteriner hekimin ise yaklaşık iki saat süreyle barınakta bulunduğunu ve daha sonra ayrıldığını belirtti.
Bursa Hayvan Hakları Platformu, Gemlik Belediyesi’ne yönelik tepkisini sert ifadelerle sürdürdü.
Platform, “Kanun; topla, hekimsiz ölüme terk et, halktan gerçekleri gizle demiyor!” diyerek belediyeye çağrıda bulundu.
Açıklamada, hayvanların yaşam hakkının korunması için veteriner hizmetlerinin sürekliliğinin sağlanması, barınakların kamuoyuna açık ve denetlenebilir hale getirilmesi ve gönüllülerin erişiminin engellenmemesi gerektiği vurgulandı.
Bursa Hayvan Hakları Platformu, Gemlik Belediyesi’nden şu sorulara açık yanıt verilmesini istedi:
Platform, Gemlik halkına da çağrıda bulunarak Umurbey Barınağı ve Kurtul Yaşam Alanı’na ilişkin süreçlerin takip edilmesini istedi.
Açıklamada, “Siz yoksanız zulüm var, siz giderseniz kilitli kapılar açılır!” ifadelerine yer verilirken, vatandaşların barınakları ziyaret etmesi, soru sorması ve gördüklerini kamuoyuyla paylaşması çağrısı yapıldı.
Bursa Hayvan Hakları Platformu, Gemlik Belediyesi’ni ise “yalanlara, vahşete ve kanunsuzluğa son vermeye” çağırdı.
Yaşanan iddialara ilişkin Gemlik Belediyesi’nin ve belediye yetkililerinin açıklaması kamuoyu açısından önem taşıyor. Özellikle ziyaret saatleri, hafta sonu uygulaması, veteriner hekim hizmetlerinin sürekliliği ve yaralı hayvanlara müdahale süreçleri konusunda yapılacak resmi açıklamanın tartışmalara ışık tutması bekleniyor.
Bursa Hayvan Hakları Platformu’nun çağrısı net: Hayvanların yaşadığı yerler halka kapatılamaz. Şeffaflık isteniyorsa kapılar açılmalı, sorular yanıtlanmalı ve barınaklar bağımsız biçimde denetlenebilmelidir.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.