evden eve nakliyat
DOLAR 45,0754 0.05%
EURO 52,9316 0.21%
ALTIN 6.616,04-0,59
BITCOIN 34760171.22877%
Bursa
17°

AZ BULUTLU

SABAHA KALAN SÜRE

“Türkiye’yi sefalet endeksinde dünya 3.’sü yaptınız”

“Türkiye’yi sefalet endeksinde dünya 3.’sü yaptınız”

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, TBMM’deki grup toplantısında konuştu, “Türkiye’nin dış politikasını ne ABD sefirleri ne de AB komiserleri belirleyemez” diyerek. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Türkiye yorumuna tepki gösterdi. Adalet sistemine yönelik eleştirilerde bulunan Arıkan, “Adalet; iktidarın ihtiyaç duyduğu anda raftan indireceği bir araç değildir” dedi.

ABONE OL
29 Nisan 2026 13:47
“Türkiye’yi sefalet endeksinde dünya 3.’sü yaptınız”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, TBMM’deki grup toplantısında konuştu, “Türkiye’nin dış politikasını ne ABD sefirleri ne de AB komiserleri belirleyemez” diyerek. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye yorumuna tepki gösterdi. Adalet sistemine yönelik eleştirilerde bulunan Arıkan, “Adalet; iktidarın ihtiyaç duyduğu anda raftan indireceği bir araç değildir” dedi. Madencilik yasası ve faaliyet gösteren şirketlere dikkat çeken Saadet Partisi Genel Başkanı, “Yapılanın madencilik değil ekstraktivizm” olduğu tespitinde bulundu.

Mahmut Arıkan’ın grup konuşmasında öne çıkan başlıklar şu şekilde;

“TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASINI NE ABD SEFİRLERİ NE DE AB KOMİSERLERİ BELİRLEYEMEZ!”

“Avrupa’nın gözü bu aralar yine bizim ülkemizde. Geçtiğimiz hafta Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in küstah açıklamalarını gördük. Ursula von der Leyen; Ülkemizi Rusya ve Çin ile birlikte “Avrupa için” tehdit olarak görüyormuş. Türkiye’nin Avrupa için birçok konuda hayati bir önemde olduğunu bilmesine rağmen; Sarf ettiği sözler, bizden ziyade Avrupa’nın geleceği için düşündürücü ve üzücüdür. Ursula von der Leyen şunu bilmelidir;

Türkiye bu coğrafyada bin yıllık tarih boyunca, Avrupa’ya ihtiyaç duymadan, kendi gücü ve imkânları ile ayakta kalmıştır! Türkiye tarihin her döneminde; Kefenin bir tarafında denge unsuru değil, bizzat terazinin kendisi olmuştur.

Türkiye’nin nerede konumlandığına da dış politikasını da ne ABD sefirleri ne de AB komiserleri belirleyemez, hadleri de değildir. Bundan dolayı Ne Ursula von der Leyen ne de başka biri; Türkiye’ye yer göstermeye ülkemize yön belirlemeye kalkışmasın!”

 

“KIBRIS MİLLİ BİR DAVADIR”

“Görüyoruz ki; Türkiye ne yaparsa yapsın, Avrupa siyasetinin bize bakışlarındaki eski refleksler hiç değişmiyor. Geçtiğimiz hafta; Fransa’nın, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile bir anlaşma yapmaya hazırlandığı, Rum kesiminde asker bulunduracağı, bu varlığı da kalıcı hâle getireceği gündeme geldi.

Hayrola Fransa, hayrola Macron?

Kıbrıs’ta ne işiniz var ne yapmaya bölgeye geliyorsunuz? Doğu Akdeniz’e barış aramak için gelmeyeceğinizi dünya âlem biliyor! Şunu artık kabül edin: Kıbrıs meselesi, Rum yönetimi ve Yunanistan’ın tek başına karar vereceği bir mesele değildir. Hiç kimse Türk kesimini yok sayarak, Türkiye’nin garantörlük haklarını hiçe sayarak Doğu Akdeniz’e askerî yığınak yapamaz. Fransız’ların ve Rum’ların bu hamlesi; Kıbrıs meselesini çözüm masasından alıp, İsrail’e destek amacı güden askerî hesapların masasına koyma girişimidir.

Peki… Bu olan biten karşısında iktidar ne yapıyor? Geçen hafta Antalya’da Tom Barrack’ın hadsizliği karşısında ne yapıyorsa Macron’un bu yaptığı karşısında da aynı şeyi yapıyor. Sessiz sessiz olan bitenleri izlemekle yetiniyor. İktidar yetkilileri; bu olay, Sessizce beklenip, geçiştirilecek bir kriz değildir. Altını çizerek söylüyorum: Bu bir krizdir.

Bugün “insani amaçlı” denilen tesislerin, yarın askerî operasyonların lojistik merkezi hâline geleceğini kestirebilmek için dış politikada uzman olmaya gerek yok! Nitekim; Macron daha üç gün önce ne dedi? Yunanistan ve Türkiye arasında olası bir savaşta, Yunanistan’ın yanında olacaklarını söyledi. Tüm bunlardan dolayı, Türkiye harekete geçmelidir! İlk olarak; Avrupa’ya şu gerçek en yüksek perdeden açıklanmalıdır: Kıbrıs; Güney Kıbrıs’tan ibaret değildir.

İkincisi; Kıbrıs’ta Türk kesimin rızası olmadan yapılan her askerî anlaşmanın, ada barışını zedeleyeceği, sonuçlarının ağır olacağı dünya kamuoyuna açık açık anlatılmalıdır. Üçüncüsü; Hiç vakit kaybetmeden KKTC’nin uluslararası görünürlüğünü artıracak yeni bir programa başlanmalıdır. Dördüncüsü; Doğu Akdeniz ve Kıbrıs özelinde yeni bir güvenlik politikası ve askerî strateji oluşturulmalıdır. Bu strateji günlük tepkilere bağlı olmamalı; kalıcı, kurumsal ve çok boyutlu olmalıdır. Bilinmelidir ki; Kıbrıs bizim için “Milli” bir davadır. Şehit kanıyla, mücadeleyle, sabırla yoğrulmuş bir emanettir. Bu emanete sahip çıkmak, öncelikle iktidarın, sonra bütün milletimizin tarihî sorumluluğudur.

Buradan İktidarı, bu tarihi sorumluğa uygun davranmaya davet ediyorum!”

 

“ADALET; İKTİDARIN İHTİYAÇ DUYDUĞU ANDA RAFTAN İNDİRECEĞİ BİR ARAÇ DEĞİLDİR!”

“Ülkemizdeki en büyük kriz olan “Adalet” konusuna her zaman dikkat çekiyoruz. Üzülerek söylüyorum, Türkiye’de adalet konusundaki akıl almaz çelişkiler maalesef başımızı döndürmeye devam ediyor! Geçtiğimiz hafta

Gülistan Doku kızımızın devam eden davasını bu kürsüye taşımıştık. 6 yıl sonra da olsa bu dosyanın açılmasını, faillerinin adalet karşısına çıkartılması konusundaki çalışmaları takdirle karşılıyoruz.

Eğer bu dosyada ucu kime giderse gitsin, hakikat bütün yönleriyle ortaya çıkarılırsa, bu sadece Gülistan Doku’nun ailesi için değil; adalet bekleyen bütün aileler için yeni bir umut kapısı olacaktır.

Bununla ilgili bir başka işaret de adalet bakanı tarafından verildi. Sayın Bakan “75 ildeki 638 dosya ve 693 maktule ilişkin kapsamlı inceleme süreci” başlattıklarını duyurdu. Arkadaşlar sıradan bir istatistikten bahsetmiyoruz!

693 maktul demek; 693 can, 693 hayat demek, 693 Anne, baba, kardeş, evlat demek!  Merak ediyoruz: Bu 693 canın akıbetinin aydınlatılması için, O raflarda bekletilen klasörlerin indirilmesi için; İlla bakanın mı değişmesi gerekiyordu?

Düne kadar bu dosyalar neden raflarda bekletildi? Kimse kusura bakmasın! Adalet; iktidarın ihtiyaç duyduğu anda raftan indireceği bir araç değildir! Faili meçhuller için gösterdiğiniz kararlılığı, “siyasi cinayet davalarını” da raflardan indirerek gösterebilecek misiniz?

Mesela; Hala soru işaretleri, tam anlamıyla aydınlatılamayan Muhsin Yazıcıoğlu dosyasını raftan indirebilecek misiniz?

Diyarbakır’ın göbeğinde cinayete kurban giden Tahir Elçi dosyasını raftan indirip üzerine gidebilecek misiniz?

Türkiye’nin hafızasında hâlâ açık bir yara olarak duran, Uğur Mumcu suikastının üzerindeki sis perdesini kaldırmak için bu dosyayı yeniden ele alabilecek misiniz? Binlerce insanın mağdur olduğu THODEX dosyasında, “bir kişi öldü, dosya kapandı” kolaycılığına sığınmadan, bu vurgunun arkasındaki bütün ilişkiler ağını ortaya çıkarabilecek misiniz?

Mahkeme salonlarının PR ajansına, Hukukun kişisel ajandalara dönüşmemesi için bir kez daha çağrıda bulunuyoruz; Her koşulda, Her yerde, Her dosyada, herkes için adalet diyoruz.”

 

“BOZUK DÜZENİ İNŞA EDİP HANGİ MANTIKLA EN AZ ÜÇ ÇOCUK DEDİNİZ?”

“İktidarın çözmek için başına geçip, çözüm bulamadığı sorunlardan biride; nüfus artış hızı meselesi! Hatırlayacaksınız;

Sayın Cumhurbaşkanı “En az üç çocuk politikasını” ilk kez 7 Mart 2008’de Uşak’ta; 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle düzenlenen programda dile getirmişti. Demişti ki; “Türk milletinin kökünü kazımak istiyorlar. Eğer nüfusunuzun azalmasını istemiyorsanız, her ailenin 3 tane çocuğu olmalı” demişti.

Değerli arkadaşlar, Sayın Cumhurbaşkanı bunu dile getirdiğinde bu sorunu çözeceğiz dediği tarihte; Türkiye’de doğum oranı 2,16′ idi.  Aradan tam 16 yıl geçti birçok şey yapıldı, Türkiye’de doğum oranı bugün ne arkadaşlar; 1,48…Yıllarca nikah merasimlerinde en az üç çocuk diyerek, şov yaparak bu sorunu çözeceğinizi zannettiniz; ama bugün, böyle giderse önümüzdeki 5 yıl içinde ilkokuldaki çocuk oranımız 900 bin azalacak açıklaması yapmak zorunda kaldınız. Sebep? Sebep belli arkadaşlar! Sebep Ak Parti iktidarı, başka yerlerde sebep aramaya gerek yok Karşımızda sözü ile icraatları asla birbiriyle uyuşmayan bir iktidar var. Karşımızda çocuk yoksulluğunda Avrupa’da ülkemizi lider yapan bir iktidar var.

Mavi çizgi, 2018-2026 yılları arasındaki yıllık bebek bakım maliyetini gösteriyor.

Kırmızı çizgi ise, yine aynı yıllar arasındaki bebek doğum sayısını gösteriyor. Yıllar içerisinde, maliyetler arttıkça, doğum sayısı düşüyor. O yüzden iktidara soruyoruz; Gençlerin ekonomik tablodan dolayı evlenemediği, çocuk sahibi olamadığı

Bu bozuk düzeni inşa edip hangi mantıkla en az üç çocuk dediniz?”

 

“TÜRKİYE’Yİ SEFALET ENDEKSİNDE DÜNYA 3.’SÜ YAPTINIZ”

Çocuk çocuk diyorsunuz da o çocuklarımız nasıl bir Türkiye’de dünyaya geliyorlar? Çocuklarımızın yaşadıklarını anlamlandırmak için öyle uzun uzun teori anlatmaya gerek yok. Türkiye, bugün Dünya sefalet endeksinde üçüncü sırada. Şu tabloya bakar mısınız?

1. Venezuela

2. Sudan

3. Türkiye

4. İran

5. Arjantin

9. sırada Lübnan var.

Türkiye’yi bu listeye kim soktu?

Bu milleti Venezuela’yla, Sudan’la aynı ekonomik kader tablosuna kim mahkûm etti? Yaparsa AK Parti yapardı, yine AK Parti yaptı! İktidara bir kez daha sesleniyorum, o şatafatlı koltuklarınızdan kalkın; Çarşıya çıkın. Esnafın defterine bakın. Köylünün perişanlığını görün, Vatandaşın banka hesabına bakın. İşte orada bu sefaleti göreceksiniz. Türkiye’de 32 Milyon 200 bin hesap “eksi hesap” olarak bilinen Kredili Mevduat Hesabını kullanıyor. Yani Türkiye’nin 3’te biri olmayan bir parayı harcıyor.

Vatandaşlarımızın bankalara borcu AK Parti iktidara geldiğinde sadece 6,5 milyar TL idi.  Bu rakam bugün ne kadar biliyor musunuz? 6 trilyonu aşmış durumda! 23,5 yılda milletimizin bankalara olan borcu tam 929 kat artmış.

Peki bu 23,5 yılda asgari ücret kaç kat artmış biliyor musunuz?  Sadece 150 kat! İşte bu tablodan dolayı AK Parti Türkiye’yi sefalet endeksinde dünya 3.’sü yaptı!

 

“EMEKLİYE BAYRAMDA BİR MAAŞ İKRAMİYE VERİN”

“Bu ülkede sefaletin en ağırını yaşayan kesimlerin başında emeklilerimiz geliyor. Fakat bakıyoruz, iktidar; gayri safi milli hasılanın Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine ulaştığını söyleyerek Övündükçe övünüyor! Ancak aynı tablo içinde; Et fiyatlarının, kira bedellerinin, hayat pahalılığının, açlık ve yoksulluk sınırının Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıktığını söylemiyorlar! İşte! Kurban Bayramı yaklaşıyor! Ramazan’da bir kilo kıyma alamayan emeklimiz, asgari ücretlimiz; Kurbanda da kurban kesemeyecek, yine evine et girmeyecek. Emekli bayram ikramiyesi ilk defa verildiğinde, yani 2018 yılında; Emekli ikramiyesi 1000 liraydı. Diyanet’in yurt içi kurban bedeli ise 850 liraydı yani bir emekli, aldığı bayram ikramiyesiyle kurban kesebiliyordu. Aradan 8 yıl geçti…Bugün; Emekli ikramiyesi 4 bin lira. Diyanet’in yurt içi kurban bedeli ise 18 bin lira oldu. 8 yılda emekli ikramiyesi 4 kat arttı, kurban bedeli ise 21 kat arttı… Yani bugün 4 emekli bir araya gelse; bırakın bir kurban kesmeyi, bir hisseye bile giremiyor. İşte Türkiye’nin geldiği yer burasıdır! Yapılacak şey bellidir. Biz daha önce; en düşük emekli aylığının en azından asgari ücret seviyesine yükseltilmesi ve prim ödemelerine göre kademeli bir oranlama yapılması için kanun teklifi verdik. Bu talebimizi milletimizin imzasıyla destekledik. 1 milyon 200 binden fazla imzayı Meclis’e sunduk. Geçtiğimiz bayramlarda da bu kürsüden defalarca; “Bayram ikramiyesi en az bir maaş olmalıdır” dedik. Şimdi, bugün buradan ilan ediyorum: Kurban Bayramı’nda emeklilerimize bir maaş ikramiye verilmesi için kanun teklifimizi bir kez daha Meclis Başkanlığı’na sunacağız. Haydi bakalım gerçekten emeklimizi düşünüyorsanız, Kurban Bayramı’na bir ay kala, emekliye bir maaş ikramiyeyi kanunlaştıralım. Emeklimiz, tıpkı eski günlerde olduğu gibi Kurban Pazarında, pazarlık yapsın, kurbanını alsın bu sefer bayram, gerçekten bayram olsun!”

“YAPTIKLARI MADENCİLİK DEĞİL EKSTRAKTİVİZM”

“Ülkemizin bir diğer gündemi “madenler” ve madenciler” Öncelikle, Biz “Ağır Sanayi” tanımlaması ile siyaset yapmış bir gelenekten geliyoruz. Bizim başta savunma sanayi olmak üzere maden faaliyetlerinin gerekliliğine olan ihtiyacı görmezden gelmemiz mümkün değil. Ancak bugün ülkemizde yaşanan şey “madencilik” değildir. Bugün yaşadığımızın adı “Ekstraktivizm”dir.  Doğayı bir yaşam alanı değil, hammadde deposu olarak gören; yerel halkın rızasını yok sayan, kazancı bölge dışına taşıyan; ormanı, suyu, toprağı tahrip eden; “kaz, çıkar, terk et” anlayışına Ekstraktivizm denir.

Ordu’nun %74’ünün, Giresun’un %85’inin ruhsatlandırılması, bu illerimizde zengin rezerv alanlarının olduğunu değil, bilakis yoğun bir rezervin olmadığını o yüzden “ne buluyorsan çıkart” mantığıyla bu illerin neredeyse tamamının

maden faaliyetlerine açıldığını gösterir.”

 

 

“KARADENİZ’İN ORMANLARI, YAYLALARI, ÇOKTAN GÖZDEN ÇIKARILMIŞLAR”

“Peki bu madenleri kim işletecek? 2004 yılında 138 yabancı şirketin maden ruhsatı varken bugün bu rakam 775’e kadar çıktı. Yabancı şirketlere verilen arama ruhsatlarının sayısı 390 bini geçmiş. Sırf bu şirketler maden arayabilsin, istediği gibi kazsın diye 23,5 yılda Maden Yasası tam 21 kez değiştirildi!

Daha önce hiç Cayman Adalarının adını duydunuz mu? Ya da Guernsey Adasını?

Cayman Adaları Karayiplerde…Şu an bu toplantıyı yaptığımız TBMM’ye tam 10.427 kilometre uzaklıkta.

264 kilometrekarelik, cennet bir ada. Bir ilimizle kıyaslayalım dedik, ancak en küçük ilimiz Yalova’nın bile 3’te biri.

Guernsey adası ise Manş denizinde. O da 2964 kilometre uzaklıkta ve yüzölçümü sadece 78 kilometrekare…

İkisi de Britanya Denizaşırı Topraklarında. Bunları niçin söyledim biliyor musunuz? Bugün Türkiye’de, Bu adalara ait şirketler, maden arama ruhsatına sahip. Yani! Türkiye’nin toprağı kazılıyor; Türkiye’nin doğası tahrip ediliyor, bizim insanımız yerinden ediliyor, ancak kazananlar birkaç yandaş ile “küçük vergi cennetlerinde” kurulu şirketler oluyor! Aslında, Afrika ülkelerinde yaşanan model, sinsice Türkiye’ye taşınıyor. Yaşananlar toprağı insansızlaştırma, insanı topraksızlaştırma sürecidir. Karadeniz’i fındıksızlaştırma sürecidir! Türkiye’de fındık bahçeleri bir bir maden sahasına çevrilirken, Cüneyt Zapsu’nun Şili’de fındık yatırımı yapması ise tesadüfle açıklanamaz. Öyle görünüyor ki; Karadeniz’in ormanları, yaylaları, çoktan gözden çıkarılmış.”

 

“PATRON DEVLETTEN BÜYÜK MÜ?”

“Bugün Karadeniz’in toprağı nasıl birilerinin kâr hesabına teslim ediliyorsa; o madenlerde alın teri döken işçilerimiz de aynı zihniyetin insafına terk ediliyor. İşte! Hakkını arayan 110 madencimizin hak arayışını Tüm Türkiye izledi. Ben; alnı ak, başı dik, Onurlu bir direniş gösteren tüm kardeşlerimi tebrik ediyorum. Hani “Türkiye Yüzyılı” diyorlardı ya…

İşte biz, geçtiğimiz bir hafta, Bakanlığın önünde “Türkiye Gerçeğini” izledik. Ne var o gerçekte;

Bir mağdur var bir de mağdur eden…Mağdur; 1 yıldır maaş almamış, Çocuğunun bursu ile geçiniyor, Derdini anlatacak birini arıyor, Bunun için yollara düşmüş! Devlet, uzunca bir süre mağduru muhatap almıyor! Bilakis, devlet; mağdur eden patronu muhatap alıyor!

Buna Ahbap-Çavuş ekonomisi derler! İşte Türkiye Yüzyılının, AK Parti iktidarının iş tutuşu tam olarak burada görülüyor! İktidar baktı ki, algı istedikleri gibi değil; ancak o zaman mağduru da muhatap almak zorunda kaldı! Emekçilerimizin, Geç de olsa muhatap alınmasını ücretlerinin ödenmeye başlanmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Ancak 15 günlük sürenin, yeni bir sorumsuzluğa dönüşmesine asla izin verilmemelidir.

Bugün bende; Emek ve hak arayışındaki kardeşim gibi bu kürsüden soracağım: “Patron Devletten Büyük mü?”

Hayır!

Ne olursa olsun; Patron, devletten büyük değildir! Sermaye, hukuktan üstün değildir! Hiçbir şirket, hiçbir holding, hiçbir çıkar grubu; bu milletin alın terinden, emeğinden, hakkından daha kıymetli değildir!

Babaları, çocuklarının yanında ağlatan, Hakkını alın teri ve göz pınarları kuruduktan sonra veren bu düzeni değiştirmek zorundayız ve değiştireceğiz inşallah!”

 

“1 MAYIS İNSANIN İNSAN GİBİ YAŞAMA MÜCADELESİDİR”

“1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü yaklaşırken açıkça söylüyoruz: Bu ülkede mesele, yalnızca belli işyerleri ya da belli sektörler değildir. Mesele, emeğin topyekûn değersizleştirilmesidir. Bugün sadece madenciler değil; mühendisler, avukatlar, öğretmenler, gençler;

Bir zamanlar “orta sınıf” denilen kesimler de artık geçim derdiyle, işsizlikle, güvencesizlikle karşı karşıyadır. Bugün mesele, Türkiye’nin meselesidir. Mesele hepimizin meselesidir. Emeğin ve alın terinin mücadelesi; bir ücret meselesi olmanın ötesine geçmiştir. Bu, insanın insan gibi yaşama mücadelesidir. 1 Mayıs’ın anlamı da tam olarak budur: Emeğin görünür olmasıdır. Sömürüye karşı söz söylemektir. İnsanın bir rakam olmadığını hatırlatmaktır. Biz buradan tarihe not düşüyoruz: İnsanımızın emeğini ve alın terini sömüren, onurunu ve haysiyetini hiçe sayan, bu çürümüş düzen değişmelidir ve biliyoruz ki bu düzeni; merhameti ve yüksek bir ahlakı kuşanmış, hakkı ve hukuku üstün tutan, adalet arayışında olan tüm insanların ortak çabası değiştirecektir.”

 

 

 

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP